Dünyaca ünlü oyuncular, yazarlar, eleştirmenler ve daha nicesini tek bir kareye sığdırmış Ara Güler ne yazık ki aramızdan çok kısa bir süre önce ayrıldı. Yarım asırdan fazla bir geçmişte bile kendisine Kanada, Japonya, İsviçre gibi ülkelerin dergileri tarafından özel sayı çıkarılan usta fotoğrafçı bir çok başarıya da adını yazdırmıştı. Ara Güler’in en sevdiğim yanı ise fotoğrafçılığının yanında sanatını, kaygısız yazıları ve konuşmaları ile de bizlere aktarabilmesidir.

Tuhaf dergisinin ilk sayılarından biri olan Haziran 2017 sayı :03 benim için özel bir anlam taşıyor. Derginin de genel yayın yönetmenliğini yapan Nurhak Kaya tarafından gerçekleştirilen bu özel röportajı okurken keyif alacağınızdan eminim. İyi okumalar..

*Fotoğraf çekmeye başlamadan önce, edebiyatla oldukça ilgili olduğunuz doğru mu? Ben aslında edebiyatçıyım. Hayatım okumakla geçti. Kim bilir kaç kitap okudum. Gençken klasikleri ezbere bilirdim. Sadece Batı edebiyatına değil felsefeye de meraklıydım. Aslına bakarsan çok roman okuduğum söylenemez. Bir kitabı, ondan bir şey öğreneceğimi düşünürsem okurum ancak.

*Gençliğinizde öyküler de yazmışsınız… 1950’de Yeni İstanbul Gazetesi ve New York Herald Gazetesi dünya edebiyatı yarışması düzenlemişlerdi. Oraya yolladığım hikayemle üçüncü oldum. Ondan önce de yayımlanmış öykülerim vardı. Ermeniyim diye, yarışmaya kendi ismimle değil, Ali İhsan Akgün ismiyle katıldım. Kazandıktan sonra ise kendi adımı açıkladım.

*Edebiyattan fotoğrafa geçiş nasıl oldu? Hikaye yazardım yazmasına ama fotoğrafla daha çok şey anlatabildiğimi fark ettim. Fotoğrafın yazıdan daha mühim olduğunu düşünüyorum.

*Neden? Fotoğraf daha çok şeyi anlatıyor çünkü. Bir yazar sandaldaki adamı anlatır. Fotoğraf ise insanlara sandaldaki adamın arkasındaki bulutu da gösterir. Ben fotoğrafçı değil, foto muhabiriyim. 4 kere harbe gittim. Afrika’nın çöllerinde bir mahkumla 900 kilometre yol kat ettim.

*Son dönemlerde sizi etkileyen bir yazar oldu mu? Şimdilerde bir bok okumuyorum sadece bakıp geçiyorum.

*Artık okuyacak bir kitap kalmadı mı? İlla ki vardır.

*Geçmişte kimleri okurdunuz? Fyodor Dostoyevski okurdum. Resimde de Pablo Picasso ve Salvador Dali’yi severdim. Zaten onlarla da röportaj yaptım.

*Pablo Picasso nasıl bir adamdı? Bomba gibi adamdı. Kimseyi takmazdı. Bütün devletleri Picasso’ya bağlasalar, hepsine ”Hassiktir” der ve çekip giderdi.

*Ona bu gücü veren neydi? Anlayışı öyleydi. Kimse umurunda değildi. Picasso Komünist Parti’ye girmişti ama bir gün bile gitmedi. Çünkü onlardan daha komünistti. Picasso’nun evinde 4 gün kaldım. 60 odalı bir şatoda yaşıyordu. Karısı bokun tekiydi. Miguel diye bir uşakları vardı. Her şeyi o yapardı. Picasso birine çek verdiğinde üzerinde Picasso’nun imzası olduğu için kimse o çeki bozduramazdı. Uyanık bir adamdı. Picasso bir arkadaşının sergisine gitmemiş ve arkadaşı ona gücenmiş. Picasso da kendini affettirmek için arkadaşına ve karısına dünya turu bileti almış. Jest olarak da arkadaşı dünya turundayken , arkadaşının evinin bütün duvarlarına resim yapmış. Her tarafı Picasso tarafından çizilmiş bir ev düşün! Sonra belediye müze yapmak için evi almak istemiş. Adamda evsiz kalmış. Arkadaşı, Picasso’nun arkasından ”Allah belanı versin” demiştir muhtemelen.

*Peki ya Dali? Ekstrem faşistin tekiydi. Tito’cuydu. Canıma okumuştu fotoğrafını çektiğim gün, tartaklamıştı beni.

*Charlie Chaplin’in fotoğrafını neden çekemediniz? Kapısında üç gün bekledim. Röportaj vermedi. Sonunda karısı acıyıp, yemek verdi bana. Pire gibi bir herifti Chaplin. Çok cevvaldi. Felçli olduğu için fotoğraf çektirmek istemedi. Yanlış zamanda gitmiştim yanına. Kimsenin onu öyle görmesini istemiyordu.

*Edip Cansever’in kitap kapaklarında da sizin çektiğini fotoğraflar var… Edip arkadaşımdı. Sürekli birlikte vakit geçirirdik. Babası çok zengindi. Kapalıçarşı’da dükkanı vardı. Sakat yanlarına rağmen çok iyi bir adamdı Edip.

*Nasıl biriydi? Suskun ve içine kapanıktı. Herkesle konuşmazdı. Sonra içkiye alıştı. Sürekli meyhanelerde takılırdı.

*Sizi en çok etkileyen yazar Dostoyevski mi? Yok hepsini severim. Gogol’u mesela. Çehov’u da. Çehov’un mezarına gittiğimde yanında ekilmiş bir vişne ağacı gördüm. Şimdiki bok nesil bunların hiçbirini bilmiyor. Dostoyevski’yi Çehov’u anlamak yerine futbol maçı izlemeyi tercih ediyorlar.

*Gençlerden umudunuz yok mu? 100 üzerinden 0.5 var diyelim

*Neden? Çünkü paraya tapıyorlar.

*Siz parayı sevmiyor musunuz? Para mühim bir şey değil. Akıl olmazsa para neye yarar? Ortaklıkta bir sürü parası olan hıyar var. Tehlike budur. Bu kafayla Türkiye batar. Babamın koskoca eczacı şirketi vardı. Tek çocuğu da bendim. Kasada oturup, parayı kırabilirdim ama istemedim. 2 milyon doların olsa ne olur, olmasa ne olur?

*Bugünün dünyasını nasıl görüyorsunuz? Dünya en bok zamanını yaşıyor. Ortalık aptal dolu…

*Geçmiş neden daha iyiydi? İnsana kıymet veriliyordu. Şimdi taşa, mala değer veriliyor. Şu memlekette ne kadar inşaat yapıldığını akıl almaz.

*Tüm bu sorunlarla mücadele edilebilir mi? Hayır.

*Peki biz ne yapacağız? Öleceğiz ulan!

Hiç kimse bilmeyecek ki ben nerelere gidiyorum. Çünkü çamurlu bir yolda gidiyorum…

-Ara Güler

Röportaj: Tuhaf Dergi [ 3. Sayı 2017 Haziran syf: 22] -Nurhak Kaya Alıntı: 100 Yüz -Yapı Kredi Yayınları, 6.Baskı Şubat 2018

Ara Güler'den İçinizi Isıtacak Bir Röportaj” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s