Raif efendi kanımca Türk Edebiyatının en derin karakterlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Yaşadığı onca şeye rağmen her şeyi içine atması ve ”sessizleşmesi” beni yıllarca en çok düşündürten karakterlerden biri olmasını sağladı. Hatırlarsınız, Kürk Mantolu Madonna ortaokul zamanlarında öğretmenler tarafından en çok tavsiye edilen kitaplardan biriydi. Benimde okuduğum okulda o yıl kitap sınavı yapılacaktı ve ben öykülerde genellikle macera sevdiğimden kitabın konusuna ön yargılı baktığımı itiraf etmeliyim. İlk seferde okumak bile istememiştim. Hayatın o tuhaf ”asla yapmam, etmem gibi ithamlarda bulunduğumuz evresi ve sonraları o şeye bağlanmamız” ilk olarak bu kitapta başıma gelmişti. Yani kısaca başlarda sevmemiş, ileride ise hayran olmuştum.

Elbette beni yerli edebiyatımızda en çok etkileyen iki kitapdan biri Kürk Mantolu Madonna ise hiç şüphesiz bunun olmasının en büyük sebebi Raif efendidir. Daha doğrusu Raif efendi ve beni hala karamsar havalarda düşündürten o sözleridir. Bu yazımda ise Raif efendinin süzgecinden geçmiş o güzel ama hüzünlü sözlerle O’nu anlatmaya çalışacağım.

Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?

İşte tamda bu sözlerle açıklıyor Sabahattin Ali, Raif efendiyi. Böylesine içine kapanık bir adamın arkada bıraktığı ufacık bir zamanda yaşadıkları, diğer tüm yaşamını büyük çapta etkileyecek hatta öldürecekti. Gerçekten tuhaftır. Yaşamamızda binlerce insana rast geliyoruz. Kimisini benimseyecek, kimisine değerinden fazla önem gösterecek, kimisini ise önümüzde olduğu halde göremeyeceğiz bile. Ama şunu unutmamak gerekir, göremediklerimizi onlar istemediği için göremiyoruz. Raif efendi bizim asıl değeri içinde taşıyan, insanlara içindekileri anlatmaktansa benliğinde yutmayı tercih eden bir karakterimiz. Zaten onu böylesine hüzünlü anmamızın sebebi derdini yalnızca bir deftere anlatacak kadar hayattan kopmuş olmasıdır.

Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler, bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sukutu, ne inkisar kalır…

Kitaptan da bilindiği üzere Raif efendi Maria ile tanıştığı zaman bu içine kapanıklığının saflığı Maria’yı etkilemiştir. Bu diğer destansı aşk öyküleri gibi yıllarca süren büyük bir ilişkiyi konu almıyor. Bazı aşklar için uzun bir süreye ihtiyaç yoktur, onlar basit birer diyalogdan zaten bu değeri çoktan elde ettiklerini bizlere açıklarlar. Tıpkı Raif efendinin Maria Puder’e duyduğu saf sevginin yansıması gibi. Raif efendi hayatında ilk kez başına gelen böylesine tuhaf bir hissi kitapta okuyucuya birinci elden anlatması, Sabahattin Ali’nin gerçekten büyük bir şeyler yaşadığının kanıtıdır. Büyük bir şeyler yaşamayan bir adam günce tarzında asla böyle bir roman yazamaz. Zaten romanda Raif efendinin Maria’nın tablosundan etkilenişi konusu, Sabahattin Ali’nin bu alanda yaşadığı bir tecrübenin benzeridir. Kim bilir belkide Raif efendi Sabahattin Ali’nin gerçekten tanıdığı biridir.

”Ondan ayrılmanın bana güç geleceğini biliyordum. Fakat bunun bu kadar korkunç, bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim..”

Ve bir gün her şey bitti. O kadar basit, o kadar kati bir şekilde bitti ki, ilk anda işin azametini anlamak benim için mümkün olmadı. Yalnız biraz şaşırdım, bir hayli üzüldüm; fakat bu hadisenin hayatım üzerinde bu kadar büyük, bu kadar değişmez bir tesiri olacağını asla düşünmedim.

Ve bir gün her şey bitti. Bu alıntı öylesine keskin bir kabullenişin sözleridir ki, kitapda bu sözleri kabullenmemek için her şeyi yapmıştır Raif efendi. Artık kaçınılmaz gerçeği kendisi de kabullenmiştir. Öylesine hüzünlü olduğunuzu fakat bunu kimselere anlatamadığınızı düşünün. Raif efendi gibi her şeyi kalbinize gömer ve yıllar geçtiğinde bunu ufacık bir Kara Deftere aktarabilir miydiniz? Kendinizi dünya hayatının o yoğun akışından koparır ve hayatı bir kukla gibi yaşayabilir miydiniz? Raif efendi o kısa sürede yaşadığı duyguları her zaman kalbinde saklamış ve kimselere anlatmamıştır. Belkide sadece o güzel zamanları hatırlamak isteyerek, bundan teselli bularak yaşamak istemiştir. Yıllarca bir kadına duyulan öfke mi? yoksa acabalarla geçilen bir süre mi bilinmez. Raif efendi yıllarca bir yaşayan ölü gibi hayatını devam ettirmiştir.

“Elleriniz ne kadar soğuktu!” dedim.
Tereddütsüz bir şekilde cevap verdi:
“Isıtın”

Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.

Böylesine bir sevgi sonrası bırakılmanın elbette sonuçları olacaktır. Hayatınızda bir insan yüzünden diğer gelecek tüm insanlara karşı bir ön yargı ile bakacaksınız, belkide hissizleşeceksiniz. O insanın diğer insanların hakkına girmesine bile göre izin vereceksiniz. İçinizden istemeseniz bile o insanın yaptıkları diğer tüm kişilikleri ve belkide hayatınıza yön verecektir. İşte tamda Raif efendinin yaşadıkları bu anlamda okuyucuları da üzmüştür. Bana göre okuduğum yüzlerce kitaptan, en çok etkilendiğim karakterler hangisi diye sorsalar ”Ethan Allen Hawley, Raif Efendi ve Sdyney Carton” derdim. Üç karakterde öylesine birbirine benziyor ki. Sahip oldukları yetenekleri kullanmak istemeyişleri, kendi iyilikleri için hiçbir şey yapmayı beceremeyişleri, ve bunun farkında olup bu acınası halin kendilerini yok etmesi pahasına kendilerinden vazgeçişleri… Maalesef bu üç adam, Charles Dickens’ın tabiri ile hüznün yansımasından başka hiçbir şey değillerdi.

Mütemadiyen onları düşünüyordum. Fakat nihayet daha fazla dayanamadım ve kafamdan uzak tutmak istediğim hayal, yavaşça, sessiz sedasız gözlerimin önüne önüne dikildi: Maria Puder, benim Kürk Mantolu Madonnam, dudaklarının kenarındaki ince kıvrıntı ve siyah gözlerinin derin bakışlarıyla karşımda duruyordu. Yüzünde hiç dargınlık, sitem yoktu. Belki biraz hayret, fakat daha ziyade, alaka ve şefkatle bana bakıyordu. Halbuki bende onun bakışlarını karşılayacak cesaret yoktu. On sene, tam on sene, zavallı ruhumun bütün kırgınlığıyla, bir ölüye kızmış, bir ölüyü suçlu tutmuşum… Onun hatırasına bundan daha büyük bir hakaret yapılabilir miydi? Hayatımın temeli, gayesi, sebebi olan kimseden on sene, hiç tereddüt etmeden, haksızlık edebileceğimi hiç düşünmeden şüphelenmiştim. Onun hakkında en akla gelmeyecek şeyleri tasavvur etmiş ve bir an olsun durup da, belki de böyle yapmasının ve beni terk etmesinin bir sebebi vardır, dememiştim. Halbuki sebeplerin en büyüğü, en mukavemet edilmezi, ölüm varmış. Utancımdan deli olacaktım. Bir ölüye karşı duyulan hazin ve faydasız nedametle kıvranıyordum. Ömrümün sonuna kadar, diz çökerek, onun hatırasına karşı işlediğim cinayetin kefaretini vermeye çalışsam, bunda gene muvaffak olamayacağımı, insanların en günahsızına kabahatlerin en ağırını; seven bir kalbi yüzüstü bırakmak ihanetini yüklemenin, asla affedilmeyeceğini seziyordum…

Bunu alıntıyı yazarken bu sözlerin her seferinde aynı hisleri nasıl oluyor da yaşattığını bir türlü anlam veremiyorum. Kitabın en sevdiğim ve en hayrete düştüğüm yerini yıllarca önce ortaokul sınavında, şuan önümde duran aynı kitabın eskimiş sayfalarını okuduğum gibi okudum. Raif efendi kitabın sonlarına doğru son darbeyi aslında yıllarca yanlış anlaşılmanın, kendi hatalı düşüncelerinin bir yansıması olduğunu keşfediyor. Aslında o beslediği kusursuz sevginin sahibi onu asla yarı yolda bırakmak istememiş, Raif’in tabir ile ”Sebeplerin en büyüğü, ölüm” onları ayırmıştır.

Bu şok karşısında okuyucular genelde daha çok üzülür ve Raif efendinin son imtihanını yaşadığını düşünebilir. Fakat bana göre, Raif efendiye yapılan en güzel iyiliktir bu. Yıllarca kirlendiğini düşündüğü sevgisi ve hatırası aslında her zamanki gibi yerinde duruyordur. Raif efendi kendi iç dünyasında en akla gelmeyecek tasvirleri yapsa bile bunu asla kimselere anlatmamış, her şeyi içinde yaşamıştır. Belkide Raif efendinin artık yapması gereken hayatının sonlarına doğru, O insanla karşılaşmayı umarak ölümü beklemek olmalıdır. Hayatına her zamanki gibi hissiz ve sessiz devam edecek, o sevdiği Kürk Mantolu Madonnası’na kavuşma hayali ile hayatta biraz olsun mutlu olabilecektir…

”Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum olduğunu öğrettin.”

”İçime ondan başka kimsenin girmesine müsaade etmemiştim.”

-Raif Efendi

Sabahattin Ali- Kürk Mantolu Madonna [ YKY 10. Baskı] Editör: Sevengül Sönmez- Fotoğrafını Bekliyorum Sergi Kataloğu [YKY 1.Baskı]

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s