Dünyanın En Pahalı 5 Kitabı

Çoğu yüzyıllar önce kaleme alınan ve yazıldıkları dönemde pekte önemsenmeyen kitaplar, bugün milyonlarca dolar değerinde olabiliyor. Özellikle büyük anlaşmaların ilk nüshaları, tarihte iz bırakmış insanların kaleme aldığı gündelik eserler ve orta çağ kilisesinin ürettiği bu el yazmaları için zenginler büyük bir yarış içinde. Üstelik en pahalısının sahibi de büyük bir kitap kurdu olan Bill Gates. Şunu da belirtmeliyiz ki listeye her an farklı bir kitap eklenebilir veya o listedeki kitap değerinden daha fazlaya satılabilir. Son olarak ise kitapların fiyatları güncellenmiş kura göre yazılacaktır. Şimdiyse o kitapları yakından inceleyelim.

5.Aziz Cuthbert İncili-15.8 Milyon Dolar

İngiltere’de Viking saldırılarında bile bedeni hiç tereddütsüz günlerce taşınan Aziz Cuthbert İngiltere için adeta bir kahraman olarak görülüyor. Yüzyıllar önce yaşamış bu adamın yazdığı İncil ise 1975 yılından beri İngiltere kütüphanesinde geçici olarak saklanıyordu. Son zamanlarda kitabın hak sahipliğinin kütüphaneye geçmesi için kampanya başlatılması sonucu kitap neredeyse 100 milyon TL’ye satın alındı. Kitabın içeriği ise isminden de anlaşıldığı üzere İncil.

4.Magna Carta-26 Milyon Dolar

1215 yılında imzalanmış ve asıl adı büyük özgürlük fermanı olan bu belge, tarih derslerinden de hatırlanacağı üzere İngiltere krallarının yetkilerini sınırlandıran ilk yazı olma özelliğini taşıyor. Üstelik kopya sayısı fazlalığına rağmen bu kitap David Rubenstein tarafından yüksek bir miktar karşılığında satın alınıldı.

3.Aslan Henry İncili-30 Milyon Dolar

Almanya hükumeti ve bağışçılar tarafından toplanan yardımlarla yaklaşık 30 yıl önce alınan bu kitap Almanya’nın kurulmasında en önemli kişilerden biri olan Aslan Kral Henry tarafından resmedilmiş ve yazılmıştır. İçindeki eserlerin nitelik ve görsel olarak inanılmaz derece fazlalığı, eserin bu kadar yüksek miktarda alıcı bulmasını kanıtlar nitelikte. Almanya’ya yolu düşecekler olursa, kitap yılda tam iki ay sergileniyor.

2.Yazıcının El Yazması; Mormon Kitabı- 36.3 Milyon Dolar

Amerika’da MÖ 2200’den MS 421’e kadar yaşanıldığı iddia edilen peygamberlerin yazılarının bulunduğu bu kitap 1830 yılında Joesph Smith tarafından yayımlandı. Kitapta türlü yolculuklarla birlikte Amerika’ya gelen bir aile, Nefiller ve Lamanlılar olarak ikiye ayrılmıştır. Lamanlılar tarafından açılan savaşla birlikte Nefiller büyük bir yıkıma uğramış ve aralarında yalnızca Moroni adındaki bir adam hayatta kalmıştır. Bu kitap ise Nefiller’den arda kalan tek bir kişi Moroni’nin tüm zamanları anlattığı bir eser olarak günümüzde büyük bir satışla rekor kırmıştır.

1.Leicester Kodeksi,Leonardo’nun Defteri-52.9 Milyon Dolar

Leonardo Da Vinci tarafından yazılan ve içinde kendi günlük notlarını tuttuğu bu eser Bill Gates tarafından satın alındı. Kendisi satın aldıktan sonra koruyucu bir kağıt ile birlikte bazı sayfalarını yayımladı. 72 sayfalık bu keten el yazması içinde ayın parlaklığı ile ilgili düşünceler ve teorilerin yanında 2.Beyazıd tarafından yapılması istenilen köprüye ait notları da içeriyor. Kitabın tam içeriği içinse 2010 yılında Arkadaş Yayınları tarafından hazırlanan Leonardo’nun Defteri adlı kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Belirsizliği, tutarsızlığı, çelişkiyi, kararsızlığı kucaklamaya istekli ol.

-Leonardo Da vinci

Siyahlar İçinde: Johnny Cash

”Merhaba ben Johnny Cash” işte çoğumuzun doğmadığı yıllarda country müziğin en büyük efsanelerinden Johnny Cash, sahneye çıkmadan önce yalnızca bu kısa cümleyi söyler ve sade bir şekilde sanatını icra etmek için seyircilerden takdir toplardı. Ölümünden sonra da sanatçı asla unutulmadı. 2006 yılında çıkan ve Johnny Cash’in hayatını canlandıracağı oyuncuyu kendi seçtiği Walk the Line filmi, efsanenin hayatını anlatış tarzı ve harika oyuncuları ile oscar ödüllerine layık görülmüştü. Çalkantılı ve daha çocukken başına gelenlerden yaşamının sonuna kadar peşini bırakmayan olaylarla birlikte bugün unutulmaz efsanenin hayatı hala en ilgi çekici biyografilerden biri.

Erken Dönem Krizi

Cash ailesi Arkansas’ta fakir çiftçilerin arasında yaşamlarını sürdürüyordu. Aile yaşamını pamuk toplayarak geçindiriyor Johnny ve kardeşleri ise ailenini ufak bazlı işlerine yardım ediyordu. Yazarların, ressamların hatta bilim adamlarının küçükken geçirdikleri felaketler onların eserlerinde daima iz bulmuştur. Cash ise yıllar sonra Five Feet High and Rising şarkısını çiftliklerinde yaşanan büyük bir sel felaketi sonucu bestelemişti. Bununla kalmayıp yaşamı boyunca işçi kesimine sempati duymasının sebebi, elbette oradan yetişmiş olmasıydı. Fakat bu izlerin belkide Cash’i etkileyen en önemlisi kardeşinin otobiyografiye göre kendisi yüzünden geçirdiği kaza yüzünden ölmesiydi. 7 kardeşten Jack, Cash’in en çok sevdiği kardeşiydi. Cash’in söylediğine göre kendi yapması gereken işi Jack yapması sonucu kardeşi makineye elini kaptırmış ve bir hafta sonra hayata gözlerini yummuştu. Johnny Cash yıllar sonra söylediği üzere kardeşi için ”Onunla cennette buluşmayı dört gözle bekliyorum.” demiştir.

Müzik kısmında ise 12 yaşında şarkıya söylemeye başlamış. Pamukçuların yanında çalıştığı zamanlar kardeşleri ile birlikte onları eğlendiren şarkılar söylemiştir. Usta şarkıcı gitarı ise annesi ve yakın bir arkadaşı tarafından öğrenmiş, lise yıllarında beste yapmaya başlamıştı. Daha sonra ise uzun yıllar sürecek hava kuvvetleri deneyimi ile şarkıcı müziğini dünyalara duyuracaktı.

Bugün canımı yaktım. Hala hissedebiliyor muyum diye. O acıyı kesmeyi denedim. Eski tanıdık bir sızı Ne hale geldim ben eski tatlı dostum? Tanıdığım herkes en sonunda, Çekip gitti…

Yükseliş

Erken dönem başarısını radyo spikeri olmak ile geçiren Cash burada farklı bir ekip yakaladı. Daha çok geceleri birlikte takıldığı ve sonradan gitaristi olan Luther Perkins ve basçısı olan Marshall Grant ile birlikte büyük bir başarı elde etti. Başlarda kayıt sözleşmesi elde edemiyordu ama büyük uğraşlar sonucu ve çocukluğunun getirmiş olduğu sonuna kadar gitme felsefesi ile Cash sonunda bir yapımcı ile anlaşarak sesini büyük çapta duyurmayı başarmıştı.

Daha önce belirttiğim oscar ödüllü film Walk the Line isimli şarkı ise country listelerinde bir numara olmayı başarmış ilk şarkısı olmuş ve albüm yapmaya yol açmıştı. Daha sonraları ise ardı arkası kesilmeyecek, çoğu zaman hüzünlü parçalar bestelemeye devam etti.

Cash’in başarılarının ardı arkası kesilmiyordu. Ülkede ilk beşte kalan şarkısı Folsom Prsion Blues büyük bir ses getirdi. Ve onu Ben Walk the Line izledi. Cash’in tok sesi ve tarzı onu kısa sürede amerikanın en çok tanınan isimleri arasında yer almasını sağladı.

Beni yanında tutmak için bir yolun var. Bana sevmek için saklayamadığım bir neden veriyorsun. Senin için biliyorum gelgiti bile tersine çevirebilirim.Çünkü sen benimsin ve ben sınırda yürüyorum.

Bağımlı

1950 yıllarında Cash’in kariyeri ve uyuşturucu kullanımı aynı dönemlerde başlamıştı. Başka bir bağımlı olan Waylon Jennings ile bir evi paylaşan Cash evin her yerinde uyuşturucu saklıyor, yoğun ilgi gören turlarında ise uyarıcı kullanmak zorunda kalıyordu. Bir çoğu kötü sonuçlanan ve cezalar kesilen krizler Cash’in umursamaz tavrı ile birleşince karmaşık hayatı, dahada karmaşıklaşıyordu.

Haziran ayında yeğeni ile balık avı sırasında birkaç yüz dönüm arazinin yanmasına sebep olan bir yangın tetikleyen Cash bunun egzozdan çıkan bir yangın olduğunu iddia etsede, diğerlerine göre uyuşturucu halinde ısınmak için yaktığı ateşi kontrol altına alamadığından kaynaklanıyordu. Ki bunu söyleyen yeğeninden başkası değildi. Hasar büyüktü, orman yangınları bir çok kuş türünün göçmesine, bazılarının verimli ormandan kaçması ile türlerinin yok olma riskinin yükseltmişti. Daha sonra kendisine soruşturma açılması ile ”Lanet sarı şahinlerin umurumda değil” sözleri ile kendisine 125 bin dolar ceza verilmesi aynı anda gerçekleşti.

Bununla da kalmadı. Uyuşturucu krizleri karısından boşanmasına sebep oldu. Bir çok başka felaket başına geldi. İnsanların bahçelerinde dolaşıyor ve zararlar veriyordu. Bunlara rağmen Cash asla hapiste uzun süre kalmadı. Toplamda 7 kez hapis cezası alan Cash bunların her birinde yalnızca bir gün içeride kaldı. Üstelik şarkı turlarından birinde narkotik tarafından göz altına alınmasına rağmen 1960’ların ortalarına doğru ünü hiçte azalmadı. Hatta bir Grammy Ödülü bile kazandı.

Tüm bu krizler eşiğinde yeni eşi olan June Carter ile evlendi ve yaşamının sonuna kadar onunla birlikte oldu. June Cash’in bu krizleri atlatmasında ve engel olmasında ona en büyük destekçi olmuş, Cash’in hayatının anlatıldığı filmde kendisi de bir oyuncu seçmiştir.

Niye hep siyah giyindiğimi merak ediyorsunuz.
Neden sırtımda hiç açık renkler görmediğinizi,
Ve neden görünüşümün böyle kasvetli olduğunu,
Bu şeyleri giymemin bir nedeni var
.

Siyah Giyen Adam

Man in Black şarkısında da yazdığı gibi Cash siyah tarzı ile adeta bir ikon haline gelmişti. Böyle şeyleri giymesinin nedeni ise daha sonradan şarkılarının gölgelenmeye başlandığı bir zamanda oluşturduğu televizyon programı ”The Johnny Cash Show” adlı programda açıklamıştır. Fakir insanlar için, bastırılanlar için, cezasını çoktan ödemiş mahkumlar için, hiç okunmamış olanlar için giydiğini söylemiştir. Bu tarz 1960’ların sonunda büyük bir benimseme yaşadı ve sokaklar adeta siyah giyen adamlar ile doldu. Cash sadece sözlerle yetinmekle kalmıyor, hapishanelerde konserler veriyordu. İçeride bazılarının gerçekten cezasını çoktan ödemiş olduğunu düşünüyor ve onları benimsiyordu. İlk ünlü hapishane konserini verdiğinde yıl 1958’ti. Sadece bununla kalmıyor protesto şarkıları da yazıyordu. Döneminde meydana gelen ırkçılığı, beyazların baskısını anlattı. Yakınlarında bir yerde okul inşa edilmesi için bir çok aktivist proje gerçekleştirdi.

Büyük bir sanatçı olan Cash, sadece şarkı ile insanları etkilemekle kalmıyor; felsefi, tarz ve müzikle adeta Amerika’ya yön veriyordu. Ve bu yazınında kaynaklarından biri olan Man in Black otobiyografisini 1975 yılında hazırlamıştı. Kitap satışları ise hiç azımsanmayacak kadar fazlaydı.

Yaşamının Sonları

Yaşamının sonlarında yazdığı Hurt şarkısı şarkıcının son zamanlarında en büyük yakaladığı başarıların devam niteliğindeydi. Zaten son zamanlarında genellikle hüzünlü ve derin şarkılar yazmayı tercih etmiş, Hurt klibinde ise bir veda niteliğinde görüntüler vermiştir. 1990 yıllarında bir deve kuşu saldırısı yüzünden hastahaneye kaldırıldığında, eski bağımlılığına tekrar dönme tehlikesi yaşamıştı. Fakat eşinin telkinleri ve desteği ile bu krizleri atlatma fırsatı buldu ve konserlerine devam etti. Yaşamında bir çok karmaşıklığı barındıran Cash son zamanlarda yakaladığı otorite ile tüm dünyada çoktan tanınır hale gelmişti. Fakat eskisi gibi turlarına devam edemiyor, Kardeşi Johnny’e merhaba diyeceği günün yakın olduğunu biliyordu. Keza 2003 yılında sırası ile June Carter Mayıs ayında, eski eşi Vivian Liberto 2005 yılı Mayıs ayında ve Temmuz 2003’te ise Cash hayata gözlerini yumdu.

Bugün hala country ve rock müziğin krallarından ilan edilen Cash , popülerliğini korumuş durumda. Gözlerini kapamasından bir kaç yıl sonra yayımlanan filmi büyük beğeniler topladı. Kendisinin seçtiği oyuncu Joaquin Phoenix oscar ödülü aldı. Kim bilir belkide tıpkı Phoenix’in kardeşin küçük yaşta ölümü onun rolü almasını sağlamıştır. Bugünse hala kendi sitesinde yayımlanan Johnny Cash radyosununa 7/24 Johnny Cash müzikleri dinleyebilirsiniz.

Geçmişin üzerine kapıyı kapatın. Hatalarınızı unutmaya çalışmayın ancak onların üzerine yaşamayı bırakın. Onun enerjinizi, zamanınızı veya yerinizi almasına izin vermeyin.

-Johnny Cash

Kaynakça

Man ın Black – Biografy.com – Johnnycash.com – britannica.com- bilboard.com

Steinbeck: 20 Kitap 20 Alıntı

Amerikan edebiyatı, dahası dünya edebiyatını yapıtları ile etkileyen Steinbeck’in bugün ülkemizde 20’den fazla kitabı çevrilmiş durumda. Yüzlerce sayfa betimleme yapacak bir donanım ve her kitleden insanı kapsayan diyalogları ile yazar gerçekten de yediden yetmişe tüm okuyuculara merhaba demiş biri. Bu kadar üretkenliğinin yanında anlık bir dürtü ile yok ettiği eserlerin sayısı ise bir hayli fazla. Şimdi ise bazıları neredeyse yok olma safhasından kurtulmuş birbirinden harika 20 Steinbeck kitaplarından yıllardır kendimce not ettiğim alıntıları paylaşacağım. Ve son olarak Calvino’nun klasik kitaplar hakkında söylediğini söylemeliyim ki: Steinbeck kitapları hakkında asla okuyorum sözünü işittiğimiz kitaplar değildir. Tekrar tekrar okuyorum sözünü işittiğimiz kitaplardandır.

1.Bitmeyen Kavga

“Söylediğim gibi… bize kızılların alayının orospu çocuğu olduğu anlatıldı hep. Bu yalan, değil mi Mac?”
Mac kıs kıs güldü.
“Nasıl baktığına bağlı. Eğer otuz bin dönüm toprağa ve bir milyon dolara sahipsen kızılların alayı orospu çocuğudur. Ama London için, bir işçi için onlar, domuz gibi değil, insan gibi yaşamanız uğruna size yardımcı olmaya çalışan insanlardır, anlıyor musun? Elbette siz haberleri gazetelerden okuyorsunuz, gazetelerin patronları toprak ve para sahipleridir, bu yüzden bizler onlara göre orospu çocuğu oluyoruz, anlıyor musun? Bizi tanıdın ve öyle olmadığımızı gördün. Kararını kendin vermelisin.”

Jim ve Mac adlı iki yoldaşın başından geçen olayların anlatıldığı bu kitapda, okuyucu başta Jim daha sonraları Jim’i evrilten Mac olacak. Steinbeck’in tıpkı Fareler ve İnsanlar gibi iki yoldaşın hikayesini dinlediğimiz bu eseri, kitabın son sayfasında belkide dakikalarca o sayfaya bakarak bakakalacağımız nadir eserlerden.

2.Asiler Otobüsü

”Sadece rezil bir alışkanlıktan ibaret,” dedi kendi kendine. Lanet olası bir kapan bu. Bir şeye alışıyorsun, o yüzden sevdiğini sanıyorsun.

Yakın bir zamanda çevirilen ve yakın bir zamanda bana hediye edilen bu kitap diğer Steinbeck kitaplarından farklı bir hava taşıyor. Steinbeck kitaplarında çokça var olan atmosferin ve diyalogların ötesinde bu kitapda bir çok karaktere yoğunlaşılmış. Kitapta baş role en yakın karakter olan Juan ise bana Sardalye Sokağı’ndaki Doc’ı hatırlattı.

3.Cennetin Doguşu

“Hemen hemen bütün insanlar korkaktır ve korkularının nedenini de çoğu zaman bilmezler bile. Gölgelerden, şaşkınlıklardan, sayısız, adsız tehlikelerden, yüzünü görmedikleri bir ölümden korkarlar. Ama bir sefer olsun gerçek bir ölümle, öyle gölgelerle değil, kılıçla, mermiyle ya da ok ve mızrakla gelen, tanımlanabilir ve kavranabilir bir ölümle karşı karşıya gelmeyi göze alırsan, artık hiçbir zaman korkmazsın. Hiç değilse eskisi kadar korkmazsın. O zaman, öbür insanlardan ayrılırsın işte. Onların dehşet çığlıkları attığı yerde, sen kendini güvenlikte duyarsın. En büyük armağan budur işte. Belki de tek büyük armağandır bu. Kötülükle çevrelenmiş son arınma noktası.”

Cennetin Doğuşu Steinbeck için özel bir yere sahip. Kitabın arkasındaki yazıda yazıldığı üzere Steinbeck; diğer tüm kitaplarının bu kitap için hazırlık niteliğinde olduğunu bizlere söylüyor. Gerçekten beni derinden etkileyen ve elbette diğer bir çok kitabında da geçen Salinas vadisinde karşılaşan iki ailenin öyküsü sizleri de etkileyecek.

4.Ben Bir Devrimciyim

Babam bana Tanrı’ya şükretmeyi, ailemle gurur duymayı, arkadaşlarıma sadık olmayı, yasalara saygı göstermeyi, ülkemi sevmeyi, ister okul bahçesinde bir kabadayıdan, ister yabancı bir diktatörden isterse yerel bir demagogdan gelsin, zulüm karşısında anında ve açıktan başkaldırmayı öğretti.
Ve bunlar ihanetse, beyler, bol bol ihanet edelim.

Ben Bir Devrimciyim,Steinbeck’in çevrilmiş kitapları arasında kapağına hayranlıkla baktığım, dahası bir deneme olduğu için bizimle konuşur gibi yazdığından dolayı çok sevdiğim bir kitap. Yıllardır bir Steinbeck hayranı olduğumdan dolayı diyebilirim ki Amerikan edebiyatında Mark Twain ve Steinbeck kadar kimse siyasete ve yaşama bu kadar ilgili olamamıştır. Zaten romanlarında da toplumsal izdüşüm ile bizlere aktarılan konular, bu kitapta Steinbek tarafından açıkça bağırılıyor.

6.Bir Savaş Vardı

“Bu el canımı sıkıyor. Herhalde bir iş bulurum. Ona sıkıldığım yok. Bu elim çalışmıyorsa öteki de çalışmıyor değil ya. Karım için de üzülüyorum. Yaralandığımı biliyor. Ama bu kadar yaralandığımdan haberi yok. İyileşip döneceğim. Ama karşısında sakat birini bulsun istemiyorum.”

Bir çok savaşa katılmış Steinbeck elbette savaşın getirdiklerini eserlerinden esirgeyemezdi. 2. dünya savaşını konu olan kitap Steinbeck’in sadece bir roman yazarı olmadığının farklı kanıtlarından biri. Üstelik kitabın ismi, içindeki konular ve öylesine sarsıcı gerçek hikayeler; gerçek bir yazarın, savaşı bir savaş belgeselinden daha iyi anlatabileceğini kanıtlıyor.

7.Fareler ve İnsanlar

“Ona öyle alışmıştım ki,”

Bazen kısa bir cümle, yüzlerce sayfadan daha etkileyici, daha hüzünlendirici ve insanın dalıp dalıp gitmesine sebep olabiliyor. Fareler ve İnsanları ilk kitap sınavına hazırlanırken okumuştum. Steinbeck ile erken tanışmanın şansı beni yakaladığında bunun kitabın sonunda hüzünlendirici bir başlangıç olduğunun farkına varmıştım.

8.Gazap üzümleri

“Bitti,” dedi. “Ölmeyi öyle cok istiyorum ki! Çok istiyorum. Şart. Uyumak gibi. Biraz ölmek. Öyle yorgunum ki. Yorgun! Belki…bir daha uyumamak.” ”Uykuyla dinlemeyecek kadar yorgunum artık..”

Tom Joad’ın o uzun öyküsü beni öylesine çok etkilemişti ki bu kalın kitabı sadece bir günde bitirmiştim. Dahası bu kitap hayatımda okuduğum en heyecanlı ve beni en çok etkileyen iki Steinbeck kitabından biri.

9.İnci

Tan hızla ağarıyordu artık, şöyle bir serpinti, bir ışıltı, bir ışık, derken güneşin Körfez’den yükselişiyle birlikte bir ateş patlaması.
Öteki sabahlar gibi bir sabahtı ama yine de hepsinden güzelmiş gibi geldi Kino’ya.

Steinebeck’in bir ders niteliği barındıran bu öyküsünde Meksikalı bir inci avcısının zenginliğin getirdiği değişime karşı olan savaşı konu ediliyor. Kino’nun bu değişime olan öfkesi kitabı alevlenme sahnesi en yoğun olan kitaplar arasında sokuyor.

10.Uzun Vadi

Root’un sesinde yalnızlık vardı. Birden kendini ne kadar yalnız hissettiğini, evini ne kadar çok özlediğini fark etti. “Onların derdi de bu işte” diye öfke ile ekledi. “Gözleri işlerinden başka bir şey görmüyor ne hale geldiklerini göremiyorlar. Zincirlerine sıkıcı sarılıyorlar.”

Steinbeck’in Cennet Çayırı ile benzer nitelikte olan bu eserinde bir vadide var olan öykülerin farklı karakterle eşliğinde anlatıldığına tanık oluyoruz. Yazar bu iki kitaplarda her ne kadar diğer kitaplarında olan keskin akılda kalıcı karakterleri yaratmasada yazma dilini oldukça geliştirmiş.

11.Cennet Çayırı

“Bu gözlerin içinde benim bildiğim bir şeyler var” diye bir düşüncedir alıyordu.
“Apaçık anımsadığım ya da ömrümce arayıp durduğum bir şey.”

Tıpkı Uzun Vadi gibi Steinbeck’in ilk dönem eserlerinden Cennet Çayırı farklı ütopik hayaller ile bir araya gelmiş çiftçilerin öykülerini anlatıyor. Battle Çiftiliği’nde varlığını sürdüren Munroe ailesinin yaşadıklarının anlatılışı, Steinbeck’in sağlam bir yazar olma yolunda emin adımlarla gittiğinin büyük bir göstergesi.

12.Sardalye Sokagı

”O intihar-yani kendini öldürdü.”
”Ya?”Willard suratına üzgün bir ifade yerleştirdi.”Nası yaptı peki?”
”Fare zehiri içti.”
Willard’ın sesi gülmekten tizleşti.”Ne yani, kendini fare mi sanıyordu?”

Tıpkı George ve Lennie tarzı konuşmaların geçtiği, normal bir yaşama baş kaldıran Mack ve aylak takımı etrafında oluşan bu kitap, en çok eğleneceğiniz, sürekliliği en hızlı kitaplardan.

13.Tatlı Perşembe

İsimlerden, sağların isimlerinden bile hüzünle bahsettiler. Gay ölmüştü, Londra’da üstüne uçaksavar topu güllesi düşmüştü. Bombardımanlarda gökyüzüne bakmadan duramazdı. Karısı onun sigortasından gelen para sayesinde tekrar evlenmekte zorlanmamıştı, ama Flophouse Palas’takiler Gay’in yatağına el sürmemişlerdi. Gay’in küçük mabedi olmuştu o yatak. Gay’in yatağına oturmak ise yasaktı…

Dünya savaşı bitmiştir ve Doc savaştan geldiğinde başka bir karakter olan Suzy ile karşılaşır. Üstelik karşılaştıkları yer Sardalye Sokağı’ndan başka bir yer değildir. Steinbeck’in bağlantılı romanlarından Tatlı Perşembe, tıpkı yazarın diğer roman baş karakterleri gibi ismi kısa ama hikayesi uzun kişiliklerinden birini taşıyor. Yukarıdaki alıntı ise insanların değişimini ve bir şeylerin bitmesi için gitmenin şart konulmamasını anlatıyor. Gerçekten de değişmek gitmek gibi bir şeyden ibaret.

14.Yukarı Mahalle

Ölüm kişisel bir meseledir, keder, çaresizlik, isyan duyguları ya da kupkuru bir felsefe üretir. Öte yandan, cenaze törenleri toplumsal olaylardır. Önce arabayı güzelce yıkamadan bir cenazeye gittiğinizi düşünün. Koyu renk, en iyi takım elbisenizi, gıcır gıcır cilalanmış en yeni siyah ayakkabılarınızı gitmeden bir mezarın başında dikildiğinizi. Çiçek buketini, çelengi, doğru olanı yaptığınızı kanıtlayan bir kartvizit iliştirmeden göndermeniz mümkün mü? Hiçbir toplumsal kurumun davranış kuralları bir cenaze törenindeki kadar katı değildir.

Steinbeck’in bu kitabı Sardalye Sokağı ve Tatlı Perşembe kitaplarının devamı niteliğinde, dahası bitiş kısmını temsil ediyor. Yukarı Mahalle, Tatlı Perşembe ve Sardalye sokağı gibi eğlenceli bir üçlemeden yukarıdaki alıntı gibi sert bir mesaj verilmesi Steinbeck’in bir çok kitabında yaptığı zıtlık paradoksunun bir diğer örneği niteliğinde.

15.Ay Batarken

“Güzel. Şimdi sana bir şey anlatacağım, umarım anlarsın. Artık bir erkek değilsin. Askersin. Rahatının hiçbir önemi yok. Hayatta kalırsan anıların olacak. Sahip olabileceğin tek şey bu. Bu arada emir alacak ve o emirleri yerine getireceksin. Emirlerin çoğu sevimsiz olacak ama bu konuda yapabileceğin bir şey yok. Sana yalan söylemeyeceğim, Teğmen. Seni bu durum için eğitmeleri gerekirdi, yalanlarla değil.”

Savaşın diğer bir öyküsünde ise, Steinbeck’in istilacı tarafın bizleri çeken yönlerini nasılda ustalıkla ortaya çıkardığını görüyoruz. Savaşın ve tarafların farksızlığın ve asker psikolojisinin derinlemesine anlatılışı bir eserde ancak bu kadar güzel anlaşılabilinir.

16.Kısa Süren Saltanat

Tod, “Kral olmak size biraz zor gelmeyecek mi efendim?” diye sordu. Clotilde acı bir sesle,
“Zor gelmeye başladı bile,”dedi. “Her şeyin üzerine çıkmak istiyor.Her türlü insani zayıflığın. Ailesinin de öyle olmasını istiyor. Herkes iyi olsun diyor.
Oysa insanlar iyi değildir.

Büyük bir devrimci olan Steinbeck elbette kapitalizmin ana yerleşkesi Fransız Devrimi’ni eleştirecek bir eser yazmadan bu dünyadan göçemezdi. Yazarın fersahlarca uzaklardaki bir yeri, böylesine bir yerliymiş gibi okuyucuya lanse etmesi onu diğer yazarlardan öne çıkaran özelliklerden biri.

17.Köpegim Charley ile Amerika Yollarında

“Batıya doğru yol alırken doğuya gitmek tam bana yakışan bir hareket.”

Yıl 1960. Hiçbir sebep yokken 58 yaşında Amerikayı keşfe -yeniden, çıktığınızı düşünün. Steinbeck’in bir pusula gibi yanında taşıdığı kişiliği onu gezi edebiyatının en güzel eserlerinden birini yazmasına vesile oluyor.

18.Al Midilli

“Bana başka hikaye anlatmayacak mısın?” dedi jody
“Tabii ki anlatacağım, ama sadece insanların dinlemek isteğinden emin olduğum zaman.”
“Ben dinlemek istiyorum, Büyükbaba.”
“İstiyorsun elbette, ama sen daha küçüksün. Yapılan işleri erkekler başardı, ama sadece çocuklar dinlemek istiyor.”

Bir hediye karşısında Jody’nin farklı duygularının yaşanmışlığı tekrardan Salinas Vadisi’nin o ünlü düzlüklerinde gerçekleşiyor.

19.Bilinmeyen Bir Tanrıya

“Yaşam kolayca yok olmuyordu. İnsan, yaptığı değişiklikler ölmeden ölmüyordu.Yaşamın tek kanıtı, yaratılan etkilerdi. Hüzünlü bir anı bile kalsa geriye, insan kopmuş, ölmüş olmuyordu. Bir insanın ölmesi uzun, yavaş bir süreç.”

Bu kitapta ise California’nın yaşanılacak atmosferine yerleşmek için her şeyi geride bırakan bir çiftçinin hayal kırıklığı ve hüzünle dolu hikayesi gözler önüne seriliyor. Kutsal bir ağaç betimlemesi etrafında şekillenen kitapda sembolik ve dinsel unsurlar birleştiriliyor.

20.Kaygılarımızın Kışı

Büyük bir dalga beni Yer’in en arkasına itti. Denizin temposu hızlandı. Çıkabilmek için suyla debelenmem gerekti; çıkmak zorundaydım. Yuvarlandım, itişip kakıştım, göğüsüme kadar dalgaya battım ve dalgalar beni eski deniz surlarına yasladı. Geri dönmek zorundaydım, tılsımı yeni sahibine bırakmak zorundaydım. Yoksa bir fener daha sönebilirdi..

Sanırım bu kitabı en sona saklamamın sebebi anlatmaya yetmeyeceği, dahası cesaret edemediğimden. İlk okumamda son sayfasını dakikalarca tekrar tekrar okuduğumu hatırlıyorum. Ethan Allen Hawley etrafında gerçekleşen, toplumsal baskının bir insanı nasıl değiştirildiğinin hüzünlü öyküsü, Kaygılarımızın Kışı’nı en çok etkilendiğim roman yapıyor..

Kaynakça

John Steinbeck,Kaygılarımızın Kışı, Sel YayıncılıkJohn Steinbeck, Bitmeyen Kavga, Sel YayıncılıkJohn Steinbeck, Köpegim Charley ile Amerika Yollarinda ,Sel Yayıncılık– John Steinbeck, Gazap Üzümleri, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, İnci, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Bir Savaş Vardı, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Yukarı Mahalle, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Sardalye Sokağı, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Tatlı Perşembe, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Ben Bir Devrimciyim , Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Asiler Otobüsü, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Al Midilli , Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Cennetin Doğuşu, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Uzun Vadi, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Cennet Çayırı , Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Kısa Süren Saltanat, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Ay Batarken, Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Bir Savaş Vardı , Sel Yayıncılık- John Steinbeck, Bilinmeyen Bir Tanrıya, Sel Yayıncılık

Mavi Eylül'ün Bir Günü

Yıllar önce Das Leben der Anderen filmini izlerken, beni hayatta en çok etkileyecek filmlerden biri olacağı aklıma gelmezdi. Daha fazlası ise, beni hayatta en çok etkileyen şiiri bu filmde bulmamdı. Yatakta veya herhangi bir şekilde film izlediğinizi düşünün. Filmin kopma sahnesini izliyorsunuz. Bu kopma sahnesi hiç de diğer filmler gibi ihanetin ortaya çıkması veya büyük bir savaşı konu almıyor. Kopma sahnesinde hayatı boyunca yalnız kalmış bir insanın bir şiiri okuması ile geçirdiği değişimi görüyorsunuz. Ve ne o şiir ne de o film, ekranı kapattıktan sonra hafızanızdan asla ama asla silinmiyor. Kafanızı gökyüzüne çevirdiğinizde gördüğünüz beyaz bulutlar size o şiiri anlatıyor. Bu yazımda ise o hüzünlü ve harika şiirin bendeki yerini anlatacağım. Yani Bertolt Brecht tarafından yazılan Marie A.’nin Anısı, diğer bir değişle Aşka N’oldu? şiirini..

Film, hayatına hiç kimseyi sokmamış; herkese karşı derin ve soğuk bir duvar örmüş bir ajanı anlatıyor. Ajan Wiesler, Almanya’da hükümet karşıtı insanların bulunmasını sağlayan birimde üst düzey ajanlardan biridir. Wiesler’a verilen görev ise bir edebiyatçı olan Dreyman’ın evinin dinlenmesidir. Wiesler film boyunca kendi iç çekişmesi ve kendi iç dünyasının sorgusunu bizimle birlikte yaşıyorken bu son görevinin onu değiştirmesine tanık oluyoruz. Bir gün Dreyman evinde yokken Wiesler edebiyatçının evine giriyor ve masanın üzerinden sarı kapaklı bir kitabı yanına alıyor. Akşam kanepesinde uzanırken bizlere Aşka N’oldu? şiirin ilk kısmını kendi sesi ile okuyor. Filmin kırılma sahnesi tamda burada yaşanıyorken bu şiirin beni en çok etkileyen şiir olacağını gerçekten bilemezdim. Daha sonraları ise Wiesler’ın başına gelenleri umarım siz filmi izledikten sonra öğrenirsiniz. Çünkü buradaki asıl konu okunan şiir.

Aşka N’oldu?

Mavi Eylül’ün bir gününde,
Henüz yeni filizlenen bir erik ağacının dibinde,
Sessiz solgun bir aşkı kucakladım.
Kollarımın arasında bir düştü sanki..
O güzel yaz günü üzerimizde uzanan gökyüzünde,
Uzun uzun bir buluta baktım.
Bembeyazdı bulut, ve öylesine yukarıdaydı ki..
Fakat tekrar baktığımdaysa artık yerinde değildi..

O günden bu yana nice aylar geçti yavaş yavaş,
nice aylar battı.
Erik ağaçları da oralarda değillerdi artık.
Sen bana aşkımıza ne olduğunu soruyorsun,
Anımsayamıyorum…
Oysa biliyorum içten iç ne düşündüğünü,
O’nun yüzünü unuttum gerçekten.
Şimdiyse hatırladığım tek şey;
Günün birinde öptüğüm o zaman..

O öpücüğü de unutmuş olurdum,
Bulut orada olmasaydı.
O bulutu hep anımsıyorum, hepte anımsayacağım.
Bembeyazdı ve gökyüzüne süzülmüştü.
Ve kim bilir, erik ağaçları çiçek açıyordur hala,
Ve belkide o kadının yedinci çocuğu kucağında.
Fakat bir kaç dakika görünen o bulut baktığımda,
Çoktan kaybolmuştu, rüzgarların arasında..

Bu şiir elbette herkeste farklı bir etki uyandıracaktır. Kim bilir, bazılarımız bir yaşanmışlık görecek; bazılarımız ise farklı duygular. Gerçekten de bu şiir benim için tahlili zorlu ve yıllardır her okuyuşumda değişkenlik gösteren bir şiir. Dedim ya, yıllardır bu şiiri her okuyuşumda her cümlesinden farklı bir neden çıkarıyorum. Örneğin şiirde iki defa geçen erik ağacı, şiirini ilk cümlesi olan mavi Eylül ile alakalı olabilir. Çünkü erik ağacının ilk hasat zamanı Eylül ayıdır. Dahası şiir geçmişte yaşanan bir anıyı anlatıyor. Yaşanılmış bir şeyin ardında geçen o koca mazinin özetini derin bir betimleme ile anlatıyor.

Mavi Eylül’ün bir gününde,
Henüz yeni filizlenen bir erik ağacının dibinde,
Sessiz solgun bir aşkı kucakladım.
Kollarımın arasında bir düştü sanki..
O güzel yaz günü üzerimizde uzanan gökyüzünde,
Uzun uzun bir buluta baktım.
Bembeyazdı bulut, ve öylesine yukarıdaydı ki..
Fakat tekrar baktığımdaysa artık yerinde değildi..

Buradan anlaşılacağı üzere şiirdeki asıl kişi geçmişte yaşadığı kısa bir anı hatırlıyor. Bir Eylül günü, ormanın birinde sessizce aşık oluyor. Geçmişi düşündüğünde ise o an, yani aşık olduğu anı hafızasında farklı bir betimleme ile yerleştiriyor; Beyaz bir bulut.

Şiirdeki kişi aşık olması ile birlikte kafasını çevirdiğinde bulutu görüyor. Bulut ona hiç bir zaman gördüğü bulutlar gibi gözükmüyor. Yaşadığı o güzel hissin etkisi ile kafasında kusursuz bir yükseklikte ve güzellikte yer ediniyor. Kötü tarafı ise, kişinin yaşadığı aşkın ileride bitmesinin habercisi olan ”fakat tekrar baktığımdaysa artık yerinde değildi” sözü, o aşkında bittiğinin haberini bizlere veriyor. Bulut artık eskisi gibi gözükmüyor, çünkü kişi yaşadığı aşkı bilmediğimiz bir sebepten ötürü gelecek satırlardan anlaşılacağı üzere kaybediyor. O’nu kaybetmesi ile birlikte, bulut artık hiçbir zaman yerinde eskisi gibi yer edinmiyor. Bulut, aslında şiirdeki kişimizin duyduğu o sevginin güzelliği ile var oluyor. Çünkü insan aşık olunca dünyadaki her şey ona iyi gözükür. Fark edilmeyecek kadar önemsiz gözüken şeyler bile insanı mutlu eder.

Şiire devam edecek olursak ikinci kısımda ise bizi ilk kısmın sonlarında haber verilen ayrılık karşılıyor.

O günden bu yana nice aylar geçti yavaş yavaş,
nice aylar battı.
Erik ağaçları da oralarda değillerdi artık.
Sen bana aşkımıza ne olduğunu soruyorsun,
Anımsayamıyorum…
Oysa biliyorum içten iç ne düşündüğünü,
O’nun yüzünü unuttum gerçekten.
Şimdiyse hatırladığım tek şey;
Günün birinde öptüğüm o zaman..

Dediğim gibi, şiirdeki kişi geçmişi hatırlıyor. O günden bu yana nice zamanın geçtiğini anlatıyor. Erik ağaçlarının ise oralarda artık olmadığını söylüyor. Çünkü sevgisi ile birlikte ağacın kendisindeki yerini de kaybediyor. Geçmişi düşünürken bir zamanlar sevdiği kişinin yüzünü bile hatırlayamıyor, ”sen bana aşkımıza ne olduğunu soruyorsun, anımsayamıyorum” nesneleri ve sıradan şeyleri kusursuzlaştıran bir sevgi, yıllar sonra anımsanmayacak bir duruma düşüyor. Fakat şiirin ilerleyen kısımlarında anlaşılacağı üzere geçmişte kalan bir şeyler hala varlığını sürdürüyor. Zaten kişi belkide koca bir yaşam boyu geçmişte yaşadığı yüzü unutmuş oluyor fakat, bulutlu bir günde verdiği bir öpücüğün zamanını bulut sayesinde hatırlıyor.

O öpücüğü de unutmuş olurdum,
Bulut orada olmasaydı.
O bulutu hep anımsıyorum, hepte anımsayacağım.
Bembeyazdı ve gökyüzüne süzülmüştü.
Ve kim bilir, erik ağaçları çiçek açıyordur hala,
Ve belkide o kadının yedinci çocuğu kucağında.
Fakat bir kaç dakika görünen o bulut baktığımda,
Çoktan kaybolmuştu, rüzgarların arasında..

Şiirin ilk başlarında o kusursuz anı gökyüzünde beyaz bir bulut ile betimleyen kişi, bir zamanlar -belkide hala, sevdiği kişinin bulut sayesinde anısında olduğunu bizlere aktarıyor. O anı aslında hiçbir zaman unutmamıştır. Çünkü o bulutu hep anımsadığını, hepte anımsayacağını fısıldıyor. Yıllar geçmesine, ve o sevdiği kişi ile ayrılık yaşamasına rağmen ondaki anısı hiçbir zaman bitmiyor. Şiirin başında da söylendiği gibi sessiz solgun bir anda kişiyi görüp yukarıda gördüğü bulut ile betimlemesiyle belkide çoktan unutulması gerekilen kadın kişinin hala anılarında yer ediniyor.

Şiirin sonlarına doğru ise, tekrardan gerçeklerle yüzleşme başlıyor. Erik ağaçlarının muammalı varlığı, sevdiği kadının belkide onu çoktan unutup başka bir hayata dalması.. Ve en sonunda artık bulutun tamamen sonsuzluk tarafından yok oluşunu kendi gözleri ile bizlere aktarması.. Bulut adamın kişiye karşı duyduğu hisleri betimlerken, hayallerle başlayan aşklarının bitmesi ve adamın yıllar sonra geçmişte yaşadığı bir anıyı buluta yüklediği o sağlam anlam sayesinde tekrar hatırlayıp, bir zamanlar ormanın birinde aşık olduğu kadını da bu bulut sayesinde her zaman hatırlayacağını bizlere fısıldıyor. Fakat bulutun, yani sevgisinin çoktan rüzgarlar tarafından kaybolup gitmesini ise, şiirin başında sessiz ve solgun bir şekilde elde ettiği gibi aynı şekilde kaybediyor..

“Şiir insan yaşamına ilişkin sarsıcı bir uyarıdır”

-Bertolt Brecht

Raif Efendi

Raif efendi kanımca Türk Edebiyatının en derin karakterlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Yaşadığı onca şeye rağmen her şeyi içine atması ve ”sessizleşmesi” beni yıllarca en çok düşündürten karakterlerden biri olmasını sağladı. Hatırlarsınız, Kürk Mantolu Madonna ortaokul zamanlarında öğretmenler tarafından en çok tavsiye edilen kitaplardan biriydi. Benimde okuduğum okulda o yıl kitap sınavı yapılacaktı ve ben öykülerde genellikle macera sevdiğimden kitabın konusuna ön yargılı baktığımı itiraf etmeliyim. İlk seferde okumak bile istememiştim. Hayatın o tuhaf ”asla yapmam, etmem gibi ithamlarda bulunduğumuz evresi ve sonraları o şeye bağlanmamız” ilk olarak bu kitapta başıma gelmişti. Yani kısaca başlarda sevmemiş, ileride ise hayran olmuştum.

Elbette beni yerli edebiyatımızda en çok etkileyen iki kitapdan biri Kürk Mantolu Madonna ise hiç şüphesiz bunun olmasının en büyük sebebi Raif efendidir. Daha doğrusu Raif efendi ve beni hala karamsar havalarda düşündürten o sözleridir. Bu yazımda ise Raif efendinin süzgecinden geçmiş o güzel ama hüzünlü sözlerle O’nu anlatmaya çalışacağım.

Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?

İşte tamda bu sözlerle açıklıyor Sabahattin Ali, Raif efendiyi. Böylesine içine kapanık bir adamın arkada bıraktığı ufacık bir zamanda yaşadıkları, diğer tüm yaşamını büyük çapta etkileyecek hatta öldürecekti. Gerçekten tuhaftır. Yaşamamızda binlerce insana rast geliyoruz. Kimisini benimseyecek, kimisine değerinden fazla önem gösterecek, kimisini ise önümüzde olduğu halde göremeyeceğiz bile. Ama şunu unutmamak gerekir, göremediklerimizi onlar istemediği için göremiyoruz. Raif efendi bizim asıl değeri içinde taşıyan, insanlara içindekileri anlatmaktansa benliğinde yutmayı tercih eden bir karakterimiz. Zaten onu böylesine hüzünlü anmamızın sebebi derdini yalnızca bir deftere anlatacak kadar hayattan kopmuş olmasıdır.

Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler, bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sukutu, ne inkisar kalır…

Kitaptan da bilindiği üzere Raif efendi Maria ile tanıştığı zaman bu içine kapanıklığının saflığı Maria’yı etkilemiştir. Bu diğer destansı aşk öyküleri gibi yıllarca süren büyük bir ilişkiyi konu almıyor. Bazı aşklar için uzun bir süreye ihtiyaç yoktur, onlar basit birer diyalogdan zaten bu değeri çoktan elde ettiklerini bizlere açıklarlar. Tıpkı Raif efendinin Maria Puder’e duyduğu saf sevginin yansıması gibi. Raif efendi hayatında ilk kez başına gelen böylesine tuhaf bir hissi kitapta okuyucuya birinci elden anlatması, Sabahattin Ali’nin gerçekten büyük bir şeyler yaşadığının kanıtıdır. Büyük bir şeyler yaşamayan bir adam günce tarzında asla böyle bir roman yazamaz. Zaten romanda Raif efendinin Maria’nın tablosundan etkilenişi konusu, Sabahattin Ali’nin bu alanda yaşadığı bir tecrübenin benzeridir. Kim bilir belkide Raif efendi Sabahattin Ali’nin gerçekten tanıdığı biridir.

”Ondan ayrılmanın bana güç geleceğini biliyordum. Fakat bunun bu kadar korkunç, bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim..”

Ve bir gün her şey bitti. O kadar basit, o kadar kati bir şekilde bitti ki, ilk anda işin azametini anlamak benim için mümkün olmadı. Yalnız biraz şaşırdım, bir hayli üzüldüm; fakat bu hadisenin hayatım üzerinde bu kadar büyük, bu kadar değişmez bir tesiri olacağını asla düşünmedim.

Ve bir gün her şey bitti. Bu alıntı öylesine keskin bir kabullenişin sözleridir ki, kitapda bu sözleri kabullenmemek için her şeyi yapmıştır Raif efendi. Artık kaçınılmaz gerçeği kendisi de kabullenmiştir. Öylesine hüzünlü olduğunuzu fakat bunu kimselere anlatamadığınızı düşünün. Raif efendi gibi her şeyi kalbinize gömer ve yıllar geçtiğinde bunu ufacık bir Kara Deftere aktarabilir miydiniz? Kendinizi dünya hayatının o yoğun akışından koparır ve hayatı bir kukla gibi yaşayabilir miydiniz? Raif efendi o kısa sürede yaşadığı duyguları her zaman kalbinde saklamış ve kimselere anlatmamıştır. Belkide sadece o güzel zamanları hatırlamak isteyerek, bundan teselli bularak yaşamak istemiştir. Yıllarca bir kadına duyulan öfke mi? yoksa acabalarla geçilen bir süre mi bilinmez. Raif efendi yıllarca bir yaşayan ölü gibi hayatını devam ettirmiştir.

“Elleriniz ne kadar soğuktu!” dedim.
Tereddütsüz bir şekilde cevap verdi:
“Isıtın”

Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.

Böylesine bir sevgi sonrası bırakılmanın elbette sonuçları olacaktır. Hayatınızda bir insan yüzünden diğer gelecek tüm insanlara karşı bir ön yargı ile bakacaksınız, belkide hissizleşeceksiniz. O insanın diğer insanların hakkına girmesine bile göre izin vereceksiniz. İçinizden istemeseniz bile o insanın yaptıkları diğer tüm kişilikleri ve belkide hayatınıza yön verecektir. İşte tamda Raif efendinin yaşadıkları bu anlamda okuyucuları da üzmüştür. Bana göre okuduğum yüzlerce kitaptan, en çok etkilendiğim karakterler hangisi diye sorsalar ”Ethan Allen Hawley, Raif Efendi ve Sdyney Carton” derdim. Üç karakterde öylesine birbirine benziyor ki. Sahip oldukları yetenekleri kullanmak istemeyişleri, kendi iyilikleri için hiçbir şey yapmayı beceremeyişleri, ve bunun farkında olup bu acınası halin kendilerini yok etmesi pahasına kendilerinden vazgeçişleri… Maalesef bu üç adam, Charles Dickens’ın tabiri ile hüznün yansımasından başka hiçbir şey değillerdi.

Mütemadiyen onları düşünüyordum. Fakat nihayet daha fazla dayanamadım ve kafamdan uzak tutmak istediğim hayal, yavaşça, sessiz sedasız gözlerimin önüne önüne dikildi: Maria Puder, benim Kürk Mantolu Madonnam, dudaklarının kenarındaki ince kıvrıntı ve siyah gözlerinin derin bakışlarıyla karşımda duruyordu. Yüzünde hiç dargınlık, sitem yoktu. Belki biraz hayret, fakat daha ziyade, alaka ve şefkatle bana bakıyordu. Halbuki bende onun bakışlarını karşılayacak cesaret yoktu. On sene, tam on sene, zavallı ruhumun bütün kırgınlığıyla, bir ölüye kızmış, bir ölüyü suçlu tutmuşum… Onun hatırasına bundan daha büyük bir hakaret yapılabilir miydi? Hayatımın temeli, gayesi, sebebi olan kimseden on sene, hiç tereddüt etmeden, haksızlık edebileceğimi hiç düşünmeden şüphelenmiştim. Onun hakkında en akla gelmeyecek şeyleri tasavvur etmiş ve bir an olsun durup da, belki de böyle yapmasının ve beni terk etmesinin bir sebebi vardır, dememiştim. Halbuki sebeplerin en büyüğü, en mukavemet edilmezi, ölüm varmış. Utancımdan deli olacaktım. Bir ölüye karşı duyulan hazin ve faydasız nedametle kıvranıyordum. Ömrümün sonuna kadar, diz çökerek, onun hatırasına karşı işlediğim cinayetin kefaretini vermeye çalışsam, bunda gene muvaffak olamayacağımı, insanların en günahsızına kabahatlerin en ağırını; seven bir kalbi yüzüstü bırakmak ihanetini yüklemenin, asla affedilmeyeceğini seziyordum…

Bunu alıntıyı yazarken bu sözlerin her seferinde aynı hisleri nasıl oluyor da yaşattığını bir türlü anlam veremiyorum. Kitabın en sevdiğim ve en hayrete düştüğüm yerini yıllarca önce ortaokul sınavında, şuan önümde duran aynı kitabın eskimiş sayfalarını okuduğum gibi okudum. Raif efendi kitabın sonlarına doğru son darbeyi aslında yıllarca yanlış anlaşılmanın, kendi hatalı düşüncelerinin bir yansıması olduğunu keşfediyor. Aslında o beslediği kusursuz sevginin sahibi onu asla yarı yolda bırakmak istememiş, Raif’in tabir ile ”Sebeplerin en büyüğü, ölüm” onları ayırmıştır.

Bu şok karşısında okuyucular genelde daha çok üzülür ve Raif efendinin son imtihanını yaşadığını düşünebilir. Fakat bana göre, Raif efendiye yapılan en güzel iyiliktir bu. Yıllarca kirlendiğini düşündüğü sevgisi ve hatırası aslında her zamanki gibi yerinde duruyordur. Raif efendi kendi iç dünyasında en akla gelmeyecek tasvirleri yapsa bile bunu asla kimselere anlatmamış, her şeyi içinde yaşamıştır. Belkide Raif efendinin artık yapması gereken hayatının sonlarına doğru, O insanla karşılaşmayı umarak ölümü beklemek olmalıdır. Hayatına her zamanki gibi hissiz ve sessiz devam edecek, o sevdiği Kürk Mantolu Madonnası’na kavuşma hayali ile hayatta biraz olsun mutlu olabilecektir…

”Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum olduğunu öğrettin.”

”İçime ondan başka kimsenin girmesine müsaade etmemiştim.”

-Raif Efendi

Sabahattin Ali- Kürk Mantolu Madonna [ YKY 10. Baskı] Editör: Sevengül Sönmez- Fotoğrafını Bekliyorum Sergi Kataloğu [YKY 1.Baskı]

Ara Güler'den İçinizi Isıtacak Bir Röportaj

Dünyaca ünlü oyuncular, yazarlar, eleştirmenler ve daha nicesini tek bir kareye sığdırmış Ara Güler ne yazık ki aramızdan çok kısa bir süre önce ayrıldı. Yarım asırdan fazla bir geçmişte bile kendisine Kanada, Japonya, İsviçre gibi ülkelerin dergileri tarafından özel sayı çıkarılan usta fotoğrafçı bir çok başarıya da adını yazdırmıştı. Ara Güler’in en sevdiğim yanı ise fotoğrafçılığının yanında sanatını, kaygısız yazıları ve konuşmaları ile de bizlere aktarabilmesidir.

Tuhaf dergisinin ilk sayılarından biri olan Haziran 2017 sayı :03 benim için özel bir anlam taşıyor. Derginin de genel yayın yönetmenliğini yapan Nurhak Kaya tarafından gerçekleştirilen bu özel röportajı okurken keyif alacağınızdan eminim. İyi okumalar..

*Fotoğraf çekmeye başlamadan önce, edebiyatla oldukça ilgili olduğunuz doğru mu? Ben aslında edebiyatçıyım. Hayatım okumakla geçti. Kim bilir kaç kitap okudum. Gençken klasikleri ezbere bilirdim. Sadece Batı edebiyatına değil felsefeye de meraklıydım. Aslına bakarsan çok roman okuduğum söylenemez. Bir kitabı, ondan bir şey öğreneceğimi düşünürsem okurum ancak.

*Gençliğinizde öyküler de yazmışsınız… 1950’de Yeni İstanbul Gazetesi ve New York Herald Gazetesi dünya edebiyatı yarışması düzenlemişlerdi. Oraya yolladığım hikayemle üçüncü oldum. Ondan önce de yayımlanmış öykülerim vardı. Ermeniyim diye, yarışmaya kendi ismimle değil, Ali İhsan Akgün ismiyle katıldım. Kazandıktan sonra ise kendi adımı açıkladım.

*Edebiyattan fotoğrafa geçiş nasıl oldu? Hikaye yazardım yazmasına ama fotoğrafla daha çok şey anlatabildiğimi fark ettim. Fotoğrafın yazıdan daha mühim olduğunu düşünüyorum.

*Neden? Fotoğraf daha çok şeyi anlatıyor çünkü. Bir yazar sandaldaki adamı anlatır. Fotoğraf ise insanlara sandaldaki adamın arkasındaki bulutu da gösterir. Ben fotoğrafçı değil, foto muhabiriyim. 4 kere harbe gittim. Afrika’nın çöllerinde bir mahkumla 900 kilometre yol kat ettim.

*Son dönemlerde sizi etkileyen bir yazar oldu mu? Şimdilerde bir bok okumuyorum sadece bakıp geçiyorum.

*Artık okuyacak bir kitap kalmadı mı? İlla ki vardır.

*Geçmişte kimleri okurdunuz? Fyodor Dostoyevski okurdum. Resimde de Pablo Picasso ve Salvador Dali’yi severdim. Zaten onlarla da röportaj yaptım.

*Pablo Picasso nasıl bir adamdı? Bomba gibi adamdı. Kimseyi takmazdı. Bütün devletleri Picasso’ya bağlasalar, hepsine ”Hassiktir” der ve çekip giderdi.

*Ona bu gücü veren neydi? Anlayışı öyleydi. Kimse umurunda değildi. Picasso Komünist Parti’ye girmişti ama bir gün bile gitmedi. Çünkü onlardan daha komünistti. Picasso’nun evinde 4 gün kaldım. 60 odalı bir şatoda yaşıyordu. Karısı bokun tekiydi. Miguel diye bir uşakları vardı. Her şeyi o yapardı. Picasso birine çek verdiğinde üzerinde Picasso’nun imzası olduğu için kimse o çeki bozduramazdı. Uyanık bir adamdı. Picasso bir arkadaşının sergisine gitmemiş ve arkadaşı ona gücenmiş. Picasso da kendini affettirmek için arkadaşına ve karısına dünya turu bileti almış. Jest olarak da arkadaşı dünya turundayken , arkadaşının evinin bütün duvarlarına resim yapmış. Her tarafı Picasso tarafından çizilmiş bir ev düşün! Sonra belediye müze yapmak için evi almak istemiş. Adamda evsiz kalmış. Arkadaşı, Picasso’nun arkasından ”Allah belanı versin” demiştir muhtemelen.

*Peki ya Dali? Ekstrem faşistin tekiydi. Tito’cuydu. Canıma okumuştu fotoğrafını çektiğim gün, tartaklamıştı beni.

*Charlie Chaplin’in fotoğrafını neden çekemediniz? Kapısında üç gün bekledim. Röportaj vermedi. Sonunda karısı acıyıp, yemek verdi bana. Pire gibi bir herifti Chaplin. Çok cevvaldi. Felçli olduğu için fotoğraf çektirmek istemedi. Yanlış zamanda gitmiştim yanına. Kimsenin onu öyle görmesini istemiyordu.

*Edip Cansever’in kitap kapaklarında da sizin çektiğini fotoğraflar var… Edip arkadaşımdı. Sürekli birlikte vakit geçirirdik. Babası çok zengindi. Kapalıçarşı’da dükkanı vardı. Sakat yanlarına rağmen çok iyi bir adamdı Edip.

*Nasıl biriydi? Suskun ve içine kapanıktı. Herkesle konuşmazdı. Sonra içkiye alıştı. Sürekli meyhanelerde takılırdı.

*Sizi en çok etkileyen yazar Dostoyevski mi? Yok hepsini severim. Gogol’u mesela. Çehov’u da. Çehov’un mezarına gittiğimde yanında ekilmiş bir vişne ağacı gördüm. Şimdiki bok nesil bunların hiçbirini bilmiyor. Dostoyevski’yi Çehov’u anlamak yerine futbol maçı izlemeyi tercih ediyorlar.

*Gençlerden umudunuz yok mu? 100 üzerinden 0.5 var diyelim

*Neden? Çünkü paraya tapıyorlar.

*Siz parayı sevmiyor musunuz? Para mühim bir şey değil. Akıl olmazsa para neye yarar? Ortaklıkta bir sürü parası olan hıyar var. Tehlike budur. Bu kafayla Türkiye batar. Babamın koskoca eczacı şirketi vardı. Tek çocuğu da bendim. Kasada oturup, parayı kırabilirdim ama istemedim. 2 milyon doların olsa ne olur, olmasa ne olur?

*Bugünün dünyasını nasıl görüyorsunuz? Dünya en bok zamanını yaşıyor. Ortalık aptal dolu…

*Geçmiş neden daha iyiydi? İnsana kıymet veriliyordu. Şimdi taşa, mala değer veriliyor. Şu memlekette ne kadar inşaat yapıldığını akıl almaz.

*Tüm bu sorunlarla mücadele edilebilir mi? Hayır.

*Peki biz ne yapacağız? Öleceğiz ulan!

Hiç kimse bilmeyecek ki ben nerelere gidiyorum. Çünkü çamurlu bir yolda gidiyorum…

-Ara Güler

Röportaj: Tuhaf Dergi [ 3. Sayı 2017 Haziran syf: 22] -Nurhak Kaya Alıntı: 100 Yüz -Yapı Kredi Yayınları, 6.Baskı Şubat 2018

Robert Frost, Cheshire Kedisi ve Gidilmeyen Yollar

Doğumumuzdan ölümümüze hayatımız boyunca yaptığımız seçimler ve sonuçları hakkında çoğu zaman keşkeler ve pişmanlıklar ile baş başa kalırız. Kimisi geri dönüşün imkansızlığını kabul edip seçtiği yolu kabullenirken, bazılarımız da geri dönüşün olmayacağını bildiği halde çizdiği yoldan sapmaya çalışır. Fakat çoğu zaman geri dönüş imkansızdır. Seçtiğimiz yolun kararı bir kere verilmiştir. Karşımıza çıkan iki yoldan birini seçmişizdir ve onun getirdiklerini kabullenmekten başka yapacak hiçbir şeyimiz yoktur. Ve başka bir kısım olan çoğumuz ise seçtiğimiz yolun getirilerini düşünmeden bunu kader olarak nitelendirip yolumuza gölgeli bir mutlulukla devam ederiz. Diğer yolun getirilerini bilmeden, sürmekte olan yolu tek yolmuş gibi görmekten başka bir düşüncemiz olmaz. En büyük avuntumuz ise keşke dememek, pişmanlıktan iyidir gibi bizleri uyutan sözlerdir. Üstelik diğer seçmediğimiz yolu düşünürken keşke diye iç geçirmekten de kaçınırız.

Robert Frost yaklaşık 150 yıl önce doğmuş Amerikalı şair, bu düşüncelere ayna tutan ”Gidilmeyen Yollar” adlı şiirini yazdığında gerçeklerin farkında olan kısımdaydı. Seçimini yapmış ve kabullenmiş biri olarak, seçmediği yolların getirilerini şiirinde bize ince pişmanlıklar ile vermiştir. Frost’a göre ise seçimlerimizin sebepleri anlık heyecan ve hevesten başka bir şey değildir. Hiçbir zaman öteki yüzü düşünmeden hayatımıza devam ettiğimizi söyler. Bunu yaparken de kader diye adlandırılan yazgının elimizde olmadan gerçekleştiğini savunur. Belkide şairin bir şeylerin farkına varması uzun bir süresini almıştı, çünkü yüzyıllardır ayakta kalan şiirini yazdığında ömrünün 40 yılından fazlasını harcamıştı.

Alice ve Kedi

Yollar ile ilgili diğer bir kategoride hangi yoldan gideceğini bilmeyen insanların var olduğu kararsızlık evresidir. Bu kararsızlık evresi belki de önceki bahsettiğimiz pişmanlık veya avutma aşamalarına geçmeden önceki kısmın henüz doğmamış halidir. Bu kritik alanda hangi yolu seçeceğini bilmeyenler ya ileride pişman olmaktan korktukları için seçim yapamazlar, ya da bunu umursamayacak kadar kaygısız olurlar.

Çoğu zaman küçükken izlediğimiz veya çocuklarımızın izlediği bir çok çizgi film , küçükler için tasarlandığını sandığımız eserler bizlere bu konuyu anlamamız için yardımcı olur. Yollar ile ilgili en büyük detay ise bana göre Alice Harikalar Diyarında saklıdır. Bildiğimiz üzere Alice bilmediği bir yerde, Harikalar Diyarında kaybolur. Yürümekte olduğu yolda karşısına iki yol ve tuhaf bir kedi çıkar. Lewis Carrol tarafından kurgulanan Cheshire Kedisi ile Alice arasında geçen diyalog gerçekten de durumu açıklamak için biçilmiş bir kaftandır.

Alice iki yolun ağzına geldiğinde kararsız bir şekilde durur ve Cheshire Kedisi’ne sorar:

+Hangi yoldan gitmeliyim? -Nereye gitmek istiyorsun? +Nereye gittiğimin hiç bir önemi yok, bir yol olsun yeter.

Ve Lewis Carrol’ın kara mizahı, bir çok felsefeyi içinde barındıran şu cevabı verir;

-Nereye gideceğinin bir önemi yoksa, hangi yolu seçeçeğinin ne önemi var? Yeteri kadar yürürsen istediğin yola varabilirsin.

Kedinin kararsızlık evresinde olanlara söylediği gibi; nereye gideceğinizi bilmiyorsanız veya umursamıyorsanız, hangi yolu seçeceğimizin ne önemi vardır? Yapılması gereken bir an önce düşünsel bir adım atmalı, ve neyi neden istediğinize bir an önce karar vermeniz gerektiğidir.

Cheshire Kedisi

Neyi neden istersiniz? İnsanların bir çoğu aslında olmak istediği yerde değildir. Yanlış yönlendirmeler, bazen elimizde olmayan sebepler, bazen de maddi getirinin kaygıları yüzünden bir çok seçimimiz gidilmeyen yollar kavramının doğmasına yol açar. Ressamdan hoşlanan birinin ekonomist olması, edebiyat icra etmek isteyen bir insanın çoğu zaman maddi kaygı yüzünden ek olarak farklı bir meslek yapması buna örnektir. Diğer bir kesim ise gerçekten de hayatta ne yapmaktan hoşlandığını bilmeyen bir kesimdir. Bazen durup düşünmek , aslında hayatta ne yapmaktan hoşlandığımızı sorgulamak gerekir. Bir bankacı olarak yemek yapmayı sevmek olabilir, veya bir doktor için öğretmen olmak. Yakın zamanda duyduğum ”Bazen ilerlemek için durmak gerekir.” Sözü tamda gözümüzü kapattığımız bu anlarda, gidilmeyen yolların kaygısına düşmemek için düşünmemiz gereken şeylerden biridir.

Geride kalan kalbinizse, mutlaka geri dönersiniz. -Marc Levy

Fransız yazar Levy’nin sözü ise çok az üyesi olan bir grubu bize anlatıyor: ”Geri adım atma cesaretini gösterebilenler.” Gerçekten de Frost’un şiirinde de birazdan göreceğimiz diğer yolları kullanmanın yolunu bir çok yazar dile getirmiştir. Yol ne kadar ilerlemiş olursa olsun, geri dönmek ne kadar zorlu olursa olsun bu adımı atanlar keşkelerle yetinmeyen bireyleri kapsar. Yolun başından belki de yanlış seçim yapmış olduğunu düşünenler veya bundan emin olanlar tarafından atılan bu adım, belkide 20 yıl önce yapılması gereken şeyler için tekrardan bir seçim niteliğindedir.

Çünkü aslında insan kendini özgür sanar, kararlar çoktan bizim elimizde olmadan da verilebilinir. Bu olduğunda ise bir ömür dolusu yaşadığımız şeylerden acı çekeriz. Kafamız hep ardımızda kalır. Fakat buna sessizce boyunda eğebiliriz. Sessizce bizim için seçilmiş yollardan devam ederiz. Bu tuzağa veya zorlamaya düşmüş insanlardan küçük bir azınlık ise geri dönmeye karar verir. Levy ve Frost ise bunu mümkün olduğunu yazan yazarlardandır.

İstiyorum ki hayatınızda yapacağınız bu seçimler ileride pişmanlık olarak hatırlanmasın. Öyle olsa bile geriye adım atma cesaretini göstermenizi umuyor, sizi Gidilmeyen Yol şiiri ile baş başa bırakıyorum.

Gidilmeyen Yol

Sarı bir ormana sapan iki yol vardı, İkisini birden kullanamazdım üzgünüm Yalnız bir yolcu olarak öylece durmuş Ve çalıların oraya kıvrılanına Tepeden bakabildiğim kadar bakmıştım.

Sonra diğerine saptım, öbürü kadar güzel Muhtemelen böyle daha iyiydi.Çünkü orası çimenliydi ve yıpranmaktı niyeti.Gerçi gelip geçenler,”Çoktan aşındırmışlardı ikisini de.”

O sabah ikisi de uzanıvermiş aynı derece Daha yapraklar ayaklar altında ezilmemiş. Ah, diğer yolu başka bir gün için sakladım! Ki bilirim her yolun yeni bir yol getirdiğini Düşündüm bir daha dönebilir miyim diye.

Bunu iç geçirerek söylemeliyim.Bundan yıllar önce bir yerlerde.Bir ormana sapmış iki yol ve ben. Kalkmış daha az kullanılana dalmışım.Ve her şey değişmiş...

-Robert Frost

owlcation.com                                                                                                                   Türkiye İş Bankası Alice Harikalar Diyarında [ 1. basım 2017]                                                                                      Gidilmeyen Yol: Çeviri- Mustafa Burak                                                                                                                     britannica.com                                                                                                                           Tim Burton Cherise Cat

Lord Henry Wotton

Bazı romanlar vardır ki baş karakterleri ile ön plana çıkarlar.Kimisi büyük bir aşk hikayesini anlatır, bazısı yaşama zorluklarını gerçeğe yakın yansıttığı için popüler olur, hatta bazıları hiçbir şey anlatamadığı için Nobel ve Pulitzer ödüllerine layık görülür.Ve bazı romanlar vardır ki, birinci karakteri gölgede bırakacak kadar keskin zekalı karakterleri içerir.Bu karakterler romanın popüler olmasında büyük emekler taşır.Hiç şüphesiz edebiyat dünyasının en önemli ikinci karakterlerinin başını çeken Henry Wotton , Dorian Gray’in Portresi’nde en çok dikkat edilmesi gereken karakterdir.Bu yazımızda ise Henry Wotton’ın hakkını kısmi spoilerlar ile vermeye çalışacağım.

Oscar Wilde

”Akıp giden bir bataklığın içindeyiz, fakat bazılarımız yıldızlara bakıyor.”

Öncelikle Oscar’ı tanımamız gerek. Ahlaki anlayışı ve cinsel eğilimleri nedeni ile bir çok kez eleştirilen, sanat dünyasında yerden yere vurulan, 19. yüzyıla damgasına vuran bir yazardı. Oscar Wilde, 1854 yılında İrlanda’da doğdu. Britanya’nın edebi zekası ve farklı kişiliği daha çok şiir, oyun, öyküler kaleme aldı. Yazdığı tek roman ise anlaşıldığı üzere Dorian Gray’in Portresi’dir. Oscar Wilde tutuklandığı zaman ve mahkemeye çıkarıldığı zaman, Dorian Gray’in Portresi yazarın mahkemelerde aleyhine kullanılan tek delil olmuştu. Dava sonucu iki yıl kürek çekme cezasına çarptırılmıştır ve cezadan sonra beş parasız yaşayıp, köhne bir otel odasında hayatını kaybetmiştir. Zaten edebiyat dünyası böyle şeylere her zaman alışkındır.

Bir çok başarılı eser yazarsınız, dönemine damgasını vuran ve gerçekliğin damgasını eleştiren; Ciddi Olmanı Önemi , Önemsiz Bir Kadın gibi eserleri yazdığınızda insanlar sizleri destekleyecek, oyunlarınız salonları dolduracaktır. Halkın o sevgili yazarısınızdır artık. Fakat iyi her zaman iyi değildir. Oscar içinde öyle olmadı. İki yılın ardından cezası bittiğinde herkes ona iyi gözüyle bakmıyordu. Ahlaki eğilimi nedeni ile edebiyat başarısı gölgede kalmıştı. Bir şeyler yapılması gerekiyordu elbet, fakat Wilde bu dünya için artık elini bile kıpırdatamazdı.

“Bu gece günceme yazacağım.”
“Neyi?”
“Ateşten eli yanan çocuğun ateşi sevdiğini.”

Bu romanın diğerlerinden hariç iki özelliği var. Birincisi baş karakteri gölgede bırakacak bir saklı dehayı içermesi. İkincisi ise romanın alevlenme sahnesi açısından diğer romanları açık ara geride bıraktığıdır. Alevlenme sahnesi ise benim uydurduğum, her kitapta belki bir sayfa belki onlarca sayfa süren ve kitabın en alıcı kısmını içeren sahnedir. Daha çok kitabın bitiminde karşımıza çıkan, okuyucuyu şok eden veya okurken ayağa kaldıracak cinsten diyalogları içeren sahnelerdir.

Bu kitaptaki alevlenme sahnesinin baş rolleri ise Wotton ile Dorian arasındadır.Öncelikle Wotton kitapta sık sık Henry ile çağrılıyor. Gerek Dorian, gerekse Dorian’ın o güzel portresini çizen Basil Hallward gibi yazının geri kalanında ona sadece Lord Henry diyeceğim. İlk başlarda genç bir delikanlı olan Dorian güzelliği ile sosyeteye nam salmış bir kişiliktir. Kafasında iyiye yer veren, genelde Basil Hallward’ın resim atölyesinde ona poz vererek vaktini harcayan biridir. Ve bir gün karşısına hedonist Lord Henry çıkacaktır.

Dorian Gray [By Gerwell]

” Ömürlerinde tek bir kez sevenlerdir asıl sığ olanlar. Onların vefa, sadakat diye adlandırdıkları şeyi ben, ya alışkanlığın verdiği rahatlığa ya da hayal gücünün yokluğuna bağlarım.”

Hedonizim nedir? Hazcılık olarak nitelendireceğimiz ve Sokrates’in öğrencilerinden Aristippos’un öğretilerinden yalnızca biri olmakla birlikte yaşamın akışında haz ve zevkten başka her şeyi anlamsız bulur. Hedonizmi savunan bir birey hayatının merkezine hazcılığı koyar. Hayatta her şeyden haz alma fikrini kafasında dolaştırır. Ayrıca mutlak mutluluğun peşinden koşup zevki aramaktan haz alırlar. Onlara göre cinsellik, oburluk ve güzellikten başka diğer her şey önemsizdir. Lord Henry ise felsefesinde güzelliği koyan hedonist karakterimizdir.

Kitabın başında Dorian yaşamının verdiği heyecan ve güzellikle herkesin ilgisini çekiyor, daima ön planda oluyordur. Tıpkı sık sık parti düzenleyen ve partilerin adamı olarak nitelendirilen Henry’nin zekası gibi Dorian’da yakışıklılığı ile ön plana çıkmaktadır. Ve her şey Dorian’ın Henry ile o ilk sohbeti gerçekleştiği anda başlar. Henry tarafından tam güzelliğin gelip geçen bir olgu olduğu fikrini ve bir zaman sonra güzelliğini yitirince insanların eskisi gibi onla tanışmak için sıraya girmeyeceğini söyler. Dediğim gibi Lord Henry hedonisttir. O, güzelliğin felsefesini Dorian’a anlattığında genç karakterimiz içsel bir bulanım yaşar ve şu sözleri söyler ”Sahip olunmaya tek değer şey gençliktir.
İhtiyarlamaya başladığım zaman kendimi öldüreceğim.

Esasında Dorian’ın evrimi ve Henry’nin onu nasıl değiştirdiğinin bu ilk cümlesidir. Lord Henry kitapta bir çok kez Dorian ile konuşmalarını sürdürür. Dorian’da ondan bir türlü kopamamaktadır. Kitabın ilerleyen kısımlarında Henry’nin onu kötü etkilediğini düşünse de bir türlü ondan vazgeçmeyecektir.

Güzelliğin ve hazzın tek önemli nokta olduğu konusunda Henry tarafından değiştirilen Dorian, bir dilek benzeri bir şey söyler. Hayatında geçireceği yılların izlerini kendi vücudu değilde Basil’in yaptığı portreye aktarılmasını isteyip uyuyakalır. Daha sonraları ise olacaklar Henry’nin onu yönlendirmesi ile daha kötü bir hal almaya başlayacaktır.

“Ya sanata ne diyorsun?” diye sordu.
“Bir illettir.”
“Aşk?”
“Yanılsama.”
“Din?”
“İnancın yerini tutan günün modası.”
“Sen kuşkucusun.”
“Hiç de değil. Kuşkuculuk imanın başlangıcıdır.”
“Ya nesin sen öyleyse?”
“Tanımlamak kısıtlamaktır.”
“Bir ipucu ver bana.”
“İp dediğin kopar. Labirentte kaybolabilirsin.”

Bu kitapta bana göre yazar bir şeyi anlatmaya çalışmaktadır. Tıpkı ilerleyen süreçlerde Dorian’ın da cinsel eğilimleri, değişiminin getirdiği süreçlerle birlikte değişmekte; aynı yazar gibi bu konuda benzerlik taşımaktadır. Bazı kitapları her yıl okuduğunuzda farklı farklı detaylara varırsınız. Bunda olduğu gibi yazarın gerçekte yaşayan farklı bir Lord Henry gibi değiştirildiği fikri mantıklı gelebilir. Belkide yazar yazması istediği değil, bir şeyleri anlatmak istediği için bu tek romanı yazmıştır. Diğer bir demeç ise yazarın ” İnsanlar ve dünya beni Henry sanacak.” demesi ve aslında onunda Dorian gibi olmak istemesidir. Belkide Oscar Wilde cesaretin veya toplumun baskısından dolayı hayatını kıskandığı bir karakter yaratmak istemiş ve adına Dorian Gray vermiştir.

Romanın ilerleyen kısımlarında Dorian’ın dileği gerçekleşmiş ve kişiliği Henry’nin yönlendirmesi ile kat ve kat artmıştır. Dorian’ın yaşadığı yıllar, yaptığı kötülükler sonucu bedeninin ve zihninin kötü yansıması portreye geçmiştir. Henry aslında kadınları da küçümsemekte, onları birer araç olarak görmektedir. Örneğin Dorian fakir bir kızla vakit geçirir. Daha sonraları kızın iyiliği için ondan ayrılması gerektiğine karar verir. Çünkü Henry onun sonunda iyi niyetinin ırzına geçmiş ve saflığını yitirmesine sebep olmuştur. Kızdan ayrılan Dorian Henry’e belkide kendini ispatlamak için ondan ayrıldığını ve artık iyi biri olarak hayatına devam edeceğini söyler. Henry ise kızın artık fakir insanlarla çıkmasının imkansız olduğunu, çünkü kendisi tarafından bir kerede olsa lüks hayatı ona yaşattığı için kıza aslında kötülük yaptığını söyler. Kitap boyunca Dorian hep bu tarz cümleler tarafından kilitlenmiş , ondan hem nefret etmiş hemde sevmiştir.

”Sevgili Dorian dedi Lord Henry; orada günah yok, insanların uygarlıktan uzak olmasının nedeni budur! Uygarlığa ulaşmanın iki yolu vardır, kültürlü ve namussuz olmak.
“Kültür ve namussuzluk” diye tekrarladı Dorian. Sende ikisi de var Henry, ve bu bana korkunç bir şey gibi geliyor.”

“Evlenmenin gerçek sakıncası insanın bencilliğini yok etmesidir. bencil olmayan insanlar renksizdirler, kişilikleri yoktur. Fakat evliliğin daha çapraşık hale koyduğu bazı yaratılışlar da vardır. onlar bencillik davalarını yitirmezler ve başka birçok benleri üzerine eklerler. Birden fazla hayat yaşamak zorundadırlar. Onlar daha yüksek bir uzviyet kazanırlar ve daha yüksek uzviyet sahibi olmak ta bana kalırsa insan varlığının hedefidir. Bundan başka her tecrübenin kendine göre bir kıymeti vardır. Ve evlenmeye karşı ne söylenirse söylensin, bunun da bir tecrübe olduğu muhakkaktır. Birisi bir kızla evlenecek, altı ay ona ihtirasla tapınacak ve sonra ansızın başka birinin büyüsüne kapılacaktır. Bulunmaz bir inceleme konusudur.”

İşte kitap boyunca var olan ve başta dediğim alevlenme sahnesinde Dorian ile Henry arasında bu diyaloglardan bir çok kez geçer. Kısıtlı kuşkuculuk septizim ve hedonizmin harmanının vücut bulmuş hali Henry, Dorian’ın evrimini bu cümlelerle büyütmüştür.

Dorian’ın Yansıması

”Bilmek her şeyin sonu olur. Çekici olan bilmemektir. sis her şeye harika bir güzellik katar, ama yolunu şaşırtır. Ve bütün yollar aynı sona çıkar. Hayal kırıklığı.”

Henry aslında eleştirmeye açık olmayan bizim iç sesimiz midir? Hayatta bir çok şeye dair keskin zekalı cümlelerle Dorian’ı etkileyen Henry, kitabı okuyan bir çok insanı da kendi tarafına çekmiştir. Oscar Wilde her ne kadar kendini insanların Henry sancağını söylese ve kendini aslında Basil Hallward olarak düşünse de, bana göre kendi kapalı düşüncelerinin yansımasıdır Lord Henry. Kendi olması istediği kişinin çöküşünü kendi düşüncelerinin ince dokusu ile yazmıştır. Basil karakteri ise Henry’nin Dorian’ı değiştireceğinden korktuğu için asla ikisinin görüşmesini istememiştir. Oscar kendi olduğunu sandığı adamı, kendi olmak istediği adamla beraber bırakmak istese de bu olmayacaktır. Çünkü düşüncelerinin gizlenmiş halini yansıtan Henry kendi iç dünyasında büyük bir çatışma yaratmıştır.

Kitabın sonlarına doğru ise Dorian’ın Henry’den aldığı son dersi uyguladığını göreceksiniz. Fakat bunu her ne kadar onun yönlendirmesi ile yapmadığını söylese de, Dorian çoktan Lord Henry’nin biricik şeytanı olarak bizlere göz kırpmakta ve Wilde’ın mirasını yaşatmaktadır.

+Sahiden kötü bir etkiniz mi var Lord Henry?

-İyi etki diye bir şey yoktur bay Gray, her etki ahlaka aykırıdır..

Theo'ya Mektuplar

Theo’ya Mektuplar 1873-1890 yılları arasında usta bir ressam tarafından kardeşine yazılan mektupları kapsar.Bu derin ve zamanında anlaşılmayan kişilik 1853’te Hollanda’da doğdu.Ailesinde bir çok bankacı , ticaretle uğraşan kişi olmasına rağmen babası bunlardan hariç bir köy papazıydı.Köy papazının oğlu 12 yaşına gelmesine rağmen kavramları ve nesneleri anlamakta güçlük çekiyor,yaşıtları ile aynı düzeyde eğitimleri alamıyordu. Yazımızın da ilerleyen kısımlarında anlatacağımız üzere yaşadığı ruh bunalımları ve bilemediğimiz sebeplerden ötürü bir tarlada karnına ateş ederek yaşamına kıymak istedi.Bu ünlü ressam Van Gogh’tan başkası değildi.

30 Mart 1853 tarihinde, Hollanda’da doğdu.Farklı ve derin bir hayat sürdü,fakat bu yazımızda sadece Theo’ya Mektuplar’ı açacağız.Zaten böylesine bir kişilik tek bir gönderide anlatılamazdı. Theo’ya Mektuplar;

Van Gogh çok sevdiği kardeşi Theo’ya yüzlerce mektup yollamış,yazılardan da anlaşılacağı üzere konular genelde renk sorunu, para sıkıntısı, şehir betimlemeleri ve kendisinin için dünyasına yönelik betimlemeleri ile ilgiliydi.Gerçektende ressam dünyasının üretken sanatçısını anlamak için bu mektuplar bile yetersizdir ki hala Van Gogh felsefesi üzerine yüzlerce yazı yazılmaktadır.

Bu mektupları anlamamız için ilk öncelikle Theo’yu anlamamız gerek. Theo, Vincent Van Gogh’un belkide tek sevdiği kişiydi. Theo onu ressamlığa itmiş,evinde barındırmış ve ressamlık için kalem, boya gibi malzemeleri temin etmiştir.Bununla kalmayıp Van Gogh için iş ayarlamış ve onu hayatın içine koymaya çalışmıştır.Bir kardeşin yapması gereken her şeyi Theo ona vermiştir.

Theo van Gogh

Sevgili Theo,

Doğum günün kutlu ve mutlu olsun, daha nice yıllara.. Karşılıklı sevgimizin gelecek yıllarla birlikte çoğalması dileğiyle.. Böylesine çok ortak yanımızın olması beni öyle sevindiriyor ki.. Yalnızca çocukluk anılarını paylaşmıyoruz biz.. Benim şimdiye dek çalıştığım işte çalışıyor olman, bildiğim tanıdığım bir sürü insanı ve yeri senin de tanıman ve doğayı, sanatı bunca sevmen…

Mektuplar aslen bir şeyi anlatmak için özel bir yere sahip.Bilindiği üzere Van Gogh roman, şiir, öykü yazarları gibi içindekileri insanlara anlatamıyor,yazmakta güçlük çekiyordu.Fakat diğerlerinden daha farklı bir biçimde sanatını ve aktarmak istediklerini iki binden fazla yaptığı resimlerle anlatmıştı.Dediğimiz gibi mektuplar özel bir yere sahipti.Çünkü ilk kez Van Gogh’un bir şeyleri anlatmasına yardım etmişti.Belki sadece Theo’nun bu yazıları okuduğunu düşündüğü için böylesine kolay bir aktarım yapmış, içindekileri aktarabilmişti.

Yıldızlı Gece (The Starry Night), 1889

İçimde büyük bir ateş yanıyor, fakat kimse ateşin başında ısınmak için gelmiyor ve yanından geçenler sadece dumanı görüyor.

Van Gogh resim yapmayı gerçekten seviyordu.Fakat bunu biraz abartmış sayılabilirdi.Boya yiyor, yemeklerine tat veya görsellik katsın diye boya ekliyordu.Bugün müzelerde yüzlerce resmi sergilenen adam elbette sorunlu bir kişilik olmalıydı,tek düze bir insan hapishaneye giremeden Tutuklular Çemberi adlı eseri asla icra edemezdi. Arles yakınlarındaki bir akıl hastahanesine gönüllü yatmıştı.Kardeşi Theo’nun ona yolladığı Gustave Doré‘nin bir gravüründen yola çıkan ressam kendi benliğini Tutuklular Çemberi’ne koymuş ve orada yansımasını görmüştü.

Tutuklular Çemberi

Sevgili Theo,

Kalbimde sana söylemem gereken bir şey var; belki de önceden biliyorsundur, senin için yeni bir haber değildir bu. Bu yaz, yüreğimde Kee’ye karşı derin bir aşkın geliştiğini açıklamak istiyorum sana. Ancak, bunu kendisine açtığımda, geçmişle gelecek arasında bir ayrım yapamayacağını, duygularıma hiçbir zaman karşılık veremeyeceğini söyledi. Bunun üzerine, ne yapmam gerektiği konusunda içimde korkunç bir kararsızlık doğdu. Onun, “hayır, hiçbir zaman, asla” deyişine boyun mu eğeyim, yoksa olayı kesinlikle kapanmış olarak düşünmeyip umut beslemeye devam ederek vazgeçmeyeyim mi? İkinci şıkkı seçtim. Şu âna dek bu karardan pişman olmuş değilim. Hâlâ, “hayır, hiçbir zaman, asla” duvarıyla karşılaşıyorum, o başka. O günden bu güne birçok “Petites misères de la vie”** ile didiştim elbette… Bunlar kitapta yazılsa bir çok kişiyi eğlendirecek nitelikte elbette ama insan kendisi yaşadığında hiç de hoş nitelendirilmeyecek şeyler… *Yaşamın Küçük Eziyetleri

Van Gogh yazıdan da anlaşılacağı üzere Kee’ye açılmış fakat reddedilmişti.Fakat bu usta ressamın ilk reddedilişi değildi.Hayatının ilk yıllarında kiracı olarak kaldığı evin kızına evlenme teklifi etmiş,fakat reddedilmişti.Farklı bir krizde ailesinin bir fahişe ile beraber olmasına karşı gelmesi ve Christine adlı kadının intihara kalkmasıydı.Bu olay onu derinden etkileyecekti.Evet, Van Gogh aşk konusunda gerçekten talihsizdi.

Kulağı Bandajlı Otoportre

Sevgili Theo, Mektubun içindeki 100 frank ve ayrıca 50 franklık posta havalesi için çok teşekkürler.Bana sorarsan Gauguin, bu güzel Arles kentinde içinde çalıştığımız küçük sarı evden ve özellikle benden biraz bunalmıştı.Aslına bakarsan burada onun da benimde üstesinden gelmek zorunda kalacağımız daha başka, daha ciddi sorunlar çıkacağı kesin.Ancak bu sorunlar dışarıdan değil,kendi içimizden geliyor daha çok.Bence iki olasılık var:Ya kesinlikle gidecek, ya kesinlikle kalacak. Herhangi bir şey yapmadan iyice düşünmesini her şeyi enine boyuna ölçmesini söyledim.Gauguin çok güçlü müthiş yaratıcı bir insan, ama işte bu yüzden huzura ihtiyacı var.Burada huzur bulamazsa başka her hangi bir yerde huzur bulabilir mi?Onun bir karara varmasını sonsuz bir sakinlik içinde bekliyorum. Ellerini sıkarım.

Gauguin tıpkı Gogh gibi usta bir ressamdı.23 Aralık gecesi (Yukarıdaki alıntı 23 Aralık 1888’e ait.) hoşlanmadığı tavırlar takınan Gauguin’in boğazını kesmeye çalıştı.Alıntıdan da anlaşılacağı üzere Gauguin gerçekten güçlü bir adamdı.Bu olay alıntının üstündeki resmin (Kulağı Bandajlı Otoportre) doğmasına yol açacaktı.Çünkü usta ressam hırsından dayanamayıp kendi kulağını kesecek ve kulağını kent yakınlarındaki geneleve götürüp bir fahişeye verecekti.Kulağı Bandajlı Otoportre resmi buradan doğmuştu.

Rhone Üzerinde Yıldızlı Gece

Ah, Theo, tonlar ve renkler ne büyük şeyler! Bunları hissetmeyi öğrenemeyen biri ise gerçek yaşamdan ne kadar uzakta!

Rhone Üzerinde Yıldız Gece eseri ve daha bir çoğunda sarı ve mavi tonlarını yoğunca kullanmıştı ressam.Tonlar ve renkleri büyük şeyler olarak tanımlamış ve Theo’ya bunlara sahip olmayan birinin gerçekten yaşamadığını söylemiştir.Fakat resim yapmaya böylesine hayatını adamış bir adam yaşamı boyunca yalnızca tek bir eser satabilmişti.Kırmızı Üzüm Bağı tablosu bu alanda tek olma özelliğini gösteriyordu.Tonlar ve Renkler zamanında kıymeti bilinmeyen büyük şeylerdi.

Patates Yiyenler

1890 yılıydı. Gogh her zamanki gibi tarlada güneşin altında bir şeyler üretiyordu.Bu, Theo’ya Mektuplar’ın son güneşiydi.Güneş bir daha Gogh’un düşüncelerine ışık tutmayacak,Theo kardeşinin derin zihninden geçenleri bir daha asla okuyamayacaktı.Çünkü güneş Gogh’un intihar ettiğine tanık olacaktı.ressam tabancasını almış ve karnına ateş etmişti. Theo son anda yetişmişti, fakat bu Van Gogh’un yalnızca iki gün daha hayatta kalmasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktı.

Yaşamının son iki yılına hayatındaki çoğu eseri sığdıran ressamın ölümünden sonra satılan eserleri paha biçilmezdi.İntihar ettiği silah 162 bin euro gibi bir değere satılmıştı.Ama dünya sessiz bir çığlığı duymazdan gelmiş Theo’nun kardeşini üzmekten başka bir işe yaramamıştı.

Fırtınalı Havada Scheveningen Sahili

”Değirmen yıkılmış ama rüzgar hala esiyor..”

-Vincent Van Gogh

Alıntılar: Theo’ya Mektuplar, Vincent Van Gogh (10.Baskı) YKY Yayınları Görseller; Theguardian,Britannica

Yoksulluk İçinde Ölen 5 Yazar

Edebiyat dünyası bazı şeylere alışkındır, bazı şeylere ise daha çok alışkın.Örneğin ölümünden sonra ün kazananlar, yaşadığı zaman değeri bilinmeyenler.Bu yazımızda nihai huzurlarına kavuşurken parasızlık içinde göçen 5 yazarı inceleyeceğiz.

1.Alexandre Dumas Pére  ”Para iyi bir hizmetçi, kötü bir öğretmendir.”

Siyah Lale, Demir Maske, Üç Silahşörler ve Monte Kristo Kontu gibi dünya klasikleri kütüphanesine bir çok eser bırakan Fransız yazar, yanlış anlaşılanın aksine yaşamı boyunca yoksulluk ve sefalet çekmedi.Yazı hızı ve farklı alanlarda verdiği eserlerle birlikte serveti diğer yazarların erişemediği ölçüde büyük oranda artmıştı.Küçük yaşlarda avukat olmayı isteyen ünlü yazar, bu düşüncesini gerçekleştirememiş ve Fransız sarayında hizmet etmeye başlamıştır.Belkide sarayın ve lüks yaşantının bu kadar içinde olması, yazarın pahalı zevklere daha çok harcama yapmasına neden olmuştur.

Yaşamının son anlarına kadar tıpkı diğer bir yazar olan Dostoyevski gibi borçlarını kapatmaya adayan yazar, biyografisinde akrabalarının borçlarının kapattığını ve neredeyse açlıktan öleceğini vurgulamıştır.

2.Ahmet Hamdi Tanpınar ”Yoksulluğa alıştım, ihtiyarlığa alışamadım.”

1923 yılında İstanbul Üniversitesi’nden mezun oldu.Ülkenin dört bir yanında edebiyat öğretmenliği yaptı.Yaşamına ve Türk Edebiyatına bir çok eser veren yazarın maalesef parasızlık ve hastalıklarla başı hiçbir zaman beladan kurtulamadı.

26 veya 27 Ekim 1958 Modern Türk edebiyatı üzerine okumalar ;

Bugün karaciğer muayenesi için hastaneye gidiyorum. İçimde her şey alt üst. Bittabi hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulüm. Cebimde yalnız bir lira var. Parasızlığım büyük hastalıklar gibi hemen hemen hiçten başladı, büyüdü, çoğaldı beni altına aldı. Etrafım alacaklı ile dolu. Cebimde borç senetleri var. Şu anda yalnız borçla ve atıfetle yaşıyorum ve borç beni çıldırtacak.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü,Huzur,Beş Şehir kitaplarının yazarı hayatının son demlerinde yukarıdaki cümleleri günlüğüne yazıyordu.

3.Tolstoy ”Bozuk para insanın cebini deler bozuk insanda kalbini. Bu yüzden ikisini de harcayın gitsin.”

Alıntıdan da anlaşılacağı üzere büyük yazar hiçbir zaman para kaygısı gütmemiş hatta zengin sayılabilecek bir durumda dünyaya gelmişti.Kendi olduğu konumu haksızlık sayan Tolstoy ailesinin yanından ayrılmış ve yoksul köylülerle yaşamını geçirmeye başlamıştı.Kim bilir belkide köylülerden ilham alarak yazmıştı o büyük eseri Savaş ve Barış’ı.

Yazar topraklarını köylülere dağıttı, parasız insanlara yardım etti ve iş sağladı,bununla yetinmeyip kitaplarının telif hakkını reddetti.Kendi paltosunu kendi dikti,kendi ayakkabısını kendi tamir etti ve her şeyini bağışladı.Nihai son onu bulduğunda bir tren garında tek başına ölmüştü.Yanında sadece eserlerini yazdığı kalemi ve romanları vardı.

4.Mehmet Akif Ersoy ”Soğukta paltosuz.”

1920 İstiklal Mahkemeleri ve polis takibi nedeni ile Mısır’a gitmek zorunda kalan Akif’in yaşamının son yılları yoksulluk içinde geçti.Musul’da belirli bir süre vakit geçiren Ersoy’un Sebilür-Reşad dergisi kapatıldı.Mısır’da insanların evine yiyecek getirmesi onu üzdü ve farklı bir eve taşındı.Daha sonraları Lübnan üzerinden tekrardan memlekete dönen yazar 61 yaşında aramızdan ayrıldı.

İstiklal Marşı’nın yazarının cenaze töreni bile yapılmamıştı.Vefatından birkaç yıl geçmiş ve üniversite öğrencileri tarafından mezarı yaptırılmıştı.Ölümünden sonrada yakası bir türlü bırakılmıyordu çünkü Safahat eseri siyasi atmosfer nedeni ile anca 1940’lı yıllarda basılabildi.

5.Edgar Allan Poe “Tüm dostlar uçup gitti, uçan umutlarım gibi.”

Dosteyevski üzerinden benzetme yapacağımız ikinci yazar Edgar Allan Poe’dir.Tıpkı Rus yazar gibi oda kumara düşkündü.Diğer bir sanatçı Van Gogh gibi asla yaşamında değeri bilinmedi.Tıpkı onun gibi eserlerini satamıyordu veya yok pahasına satıyordu.Yazarların yaşamlarında değerlerinin bilinmesinin belkide en büyük kurbanı olan Poe, 3 dolarlık ev kirasını bile çıkaramıyordu.Ligieiay adlı kuzgun ve güzel saçlı eşi hakkında yazdığı eseri 4 aylık kirasını anca karşılayabilmişti.Dünyaca ünlü kitabı Kuzgun ise daha azını.

Tıpkı yaşamlarında değeri bilinmeyen yazarların ölümünden sonra minnet edilmeleri gibi, Edgar’ın yazma eserleri ölümünden sonra on binlerce dolara satıldı.Fakat o 40 yaşında tek başına dünyadan çoktan göçmüştü..

Parasızlık, aşkın büyük düşmanıdır.

-Cervantes